Thursday, January 15, 2009

Jane Eyre ve Bella Swan!
















Icinde ask olan okudugum ilk romandi Jane Eyre. Kiziminki ise Twilight oldu. Onbir yasimiza denk geldi ikimizin de. Cok sevmistim kitabi, tekrar okudum sonra. Cansu da oyle yapti. Yillar sonra filmini gordugumde begenmedim, kafamda canlandirdigimdan baskaydi haliyle, oylesine seyrettim. Cansu da filmi gordugunde begenmedi. Cok farkli! dedi.

Kolunun kirik oldugu yaz kitaplar en buyuk avuntusuydu. Aslinda okumayi hep cok seviyor. Alisverislerden birinde kolunun altina alip gelmisti kitabi, cocuk kitabina benzemiyordu, kalin mi kalin ustelik. Arka kapagi okudum, karar veremedim, sonunda onun secimine guvenip aldim. Yemedi, icmedi okuyup bitirecegim diye. Ara ara gelip bak simdi soyle oldu, boyle oldu diye anlatiyordu. Yakisikli vampir oglanla, genc kizin ask hikayesiydi konu, haliyle macerasi coktu, kapildi gitti.

Yaz sonrasi arkadaslariyla aylarca konusu oldu kitabin, telefonlarda her bir kisilik analiz edildi,donen entrikalara yorum yapildi, ben de kulaktan dolma nasibimi bolca aldim, okumus kadar oldum. Bitmedi, devami varmis, Stephenie Meyer yazmis da yazmis, Twilight'dan sonra New Moon, sonra Eclipse okundu, Breaking Down sirada. Edward ile Bella'nin bitmeyen askina bitmek bilmez kalin kitaplar.

Bundan bes sene once cocuklu bir kadinin yogun gunune uyanmis Stephenie. O gun yuzme dersleri baslayacak cocuklarin mayolarini mi bulsun, kahvaltilarini mi hazirlasin, iki ayagi bi pabucta, aklinda da hep geceki ruyasi dolanip duruyormus. Agaclikli bir yerde son derece yakisikli bir oglanla genc bir kizin hararetli konusmalariymis gordugu. Oglan vampirmis, birbirlerine asik olmuslarmis. Atamamis kafasindan bir turlu. Bir yerlere yazmaya, devamini getirmeye karar vermis. Baslayis o baslayis. Oyle kapilmis ki hikayeye, yazmadan gun gecirmiyormus, kimi zaman bir sayfa, bazen sayfalar dolusu. Isimlerini cok sonra eklemis, kizi oyle sevmis ki kendi kizi olursa diye dusundugu ismi koyuvermis. Isabella! Bella!

Film daha sinemalara gelmeden heyecan sarmisti cogunu, internetten biletler cok onceden alinip, cok onceden planlar yapildi, kimse yanina annesini istemedi, illa arkadas arkadas gidilecekti! Ilk seansa kuyruklar olustu. Cansu o kalabaliklara, telaslara girmek istemedi, filmi gormeyi erteledi, cok sonra gorunce de begenmedi zaten. Kitabi once okumasaydi belki... Ben hala seyretmedim, kitabi okumadan filmi gormek istemedim, vakit de olmadi okumaya, baktim olmayacak, yakinda New Moon da, digerleri de film olacak illa, bugunlerde basladim bir ucundan.

Biz gencligimizde Grease dinledik, seyrettik, bizden oncekiler icin Hair, simdiki gencler icin de High School Musical oldu. Grease cd'si hala arabada ama dinlemesi benden baska kimseye keyif vermiyor! Cansu High School Musical'in gecen yil baska bir sehirde buz ustundeki gosterisini seyretmeye gitti, bu kusagin muzikali de onun gencligine oyle vurdu damgasini. Twilight da bir diger yandan yerlesti bellegine, belki bende Jane Eyre'in yerlestigi yere, belki de degil...Sirada ne gorecegimize bagli!

Sunday, January 04, 2009

Turtles Turtles Ra Ra Ra!...


Iki sene once, tam da yilin bu siralarinda dogumgunune istemeye baslamisti Tolga, aylar vardi ustelik daha. Akvaryum, balik falan dendi mi kacacak yer arayan ben, konuyu degistirmek, ilgiyi baska seylere cekmek, dogumgunune turlu turlu baska cazip seylerin sozunu vermek gibi kacislarla kurtaramadim pacayi. Asla unutmadi, sanki inadina odasina posterlerini asti, okul kutuphanesinden onlarla ilgili boy boy kitaplar tasidi eve, bilgisayarinin ekranina cesit cesit resimlerini koydu, koluna sahtesinden dovmeler yapistirdi, isim bile buldu koyacak! Benim cocukken eve her kopek getirme cabamda verdigim sozler gibi bakarim, yediririm, temizlerim dedi de dedi. Oyle cok konusuldu ki daha evimize gelmeden onlar alismistik bile varliklarina sanki.

Ama ev ici kararlar muduru ben hala almayacagimizdan emindim, oyle istemiyordum yani taa ki babasi o aksam elinde bir kucuk akvaryum icinde isaret parmagimin yarisi kadar, hatta belki de daha kucuk uc taneyle gelene kadar...

Tolga'nin sevincini, coskusunu gormek aylarca karsi cikisimi pismanliga vardirdiysa da o uc sirin seyin sorumlulugunu almamaya kararliydim, isim zaten basimdan askindi, bir de uc yavru su kaplumbagasiyla mi ugrasacaktim. Yok, madem alip geldi, babasi ugrassindi!...

Isabet dusunmusum. Megerse onun hevesi oglundan cokmus. Ugrasti hem de ne ugrasti. Gecen zamanda bir karis akvaryum oldu sekiz karis. Icine ikiyuz litre su aliyor ki havuza salsak farketmeyecek nerdeyse! Buyumeleri icin isik istermis vucutlari. Ozel lambalar takildi tepeye, cikip guneslensinler diye rampali mekan hazirlandi icine. Isigi gorduler mi yarisip gidiyorlar guneslenmeye, bir muddet sonra da uyuklamaya basliyorlar, isik mi yaradi, yemekler mi bilmem, cok buyuduler. Temizleme pompalari da akvaryum boylariyla orantili degisti, suyu degistirmeyi kolaylastiran yeni icatlar arastirildi, bir tek hortumla hem suyu bosalt, hem geri doldur kolayligina ragmen aslinda isguzar olan ben yine de bu islere bulasmamayi becerdim, yavru tosbagalari beslemek disinda! Her sabah kurulu saat gibi ayni saatte acikip ucu ayni anda palet gibi ayaklarini cirpistirarak oyle bir ses yapiyorlar ki ben erken kalkmis olmasam ses mutlaka uyandiriyor, oyle boyle degil. Kendilerine ozel yemekten yiyorlar ama evde et kizardiysa mesela kokuyu aldilar mi yine o ayak cirpislarini durdurmak mumkun degil, veriyorum el mahkum. Neyse ki daha buyumeyeceklermis, bir ayak boyu olurlarmis, buyukcesinden oldular bile.

Hangisi disi hangisi erkek uzun sure cozemediysek de tirnagi soyle, kuyrugu boyle, govdesi su kadar buyuk olan gibi bilgilerden ikisi disi, biri erkek olarak sonuclandirdik konuyu.Su aralar dusunuyorum, yavrularlarsa eger, cocuklarin arkadaslarina dogumgunu hediyesi olacaklar birer birer, baska yolu yok! Tabii ailece ayrilabilirsek!

Friday, December 12, 2008

Rutin Rutin Rasputin!



* Lara'nin Bale, Ritmik Cimnastik ve Jazz terlikleri.

Sunday, November 23, 2008

Kol Kırılır Yen İçinde Kalmaz!


'Kotu kirilmis, ameliyat gerekli' dedi doktor. Kirilali dort gun, goruleli ucuncu doktor olmustu.Bu sonucu duymamak icin ne cok dua etmistim. Cansu'yu acile yetistirirken de 'n`olur kirik olmasin, cikmis falan olsun hic olmazsa' diyordum icimden (omuz cikardi da dirsek cikarmiydi hic de bilmiyordum o ayri), cok sismis ve rengi degismisti hemen... Ama bir yandan da hissediyordum kirilmisti. Bisikleti ustunden cekip yerden kaldirip da kontrol ettigimde, ceketinin icindeki kolunun dirsekten asagisi boslukta elimde oynayivermisti aslinda. Yanimdakilerden biri 'merak etme kirik olsa dayanamaz cok aglardi' dedi, 'siz bilmezsiniz benim kizimi o oyle dayanir ki agriya...' dedim, oyleydi gercekten, ben yuzunden anliyordum cani cok yanmisti, arabada giderken bir yandan kolunu tutuyor, bir yandan yaslar sicim gibi iniyordu, 'kirilmis midir anne' diyordu korkuyla, 'ne dikkatsizim, yazimi mahvettim, tatil daha yeni baslamisti' diyordu diger yandan...Ustelik solakti, kirilan sol koldu, okulun iki gun once kapanmis olduguna sevinmeli miydik neydik!

Dedigi gibi dort gozle bekledigimiz yaz tatiline henuz kavusmustuk. Oyle sabirsizdik ki buralarda daha gunesin pek isitmadigi Haziran sonu o gun, bisikletleri arabaya atip parklardan birinde almistik bile solugu. Arkadaslariyla telefonlasmislar, bulusmuslar, biz anne babalar da sohbete kapilmistik bile. Annemin seslenmesiyle gordum Cansu`yu beton zemin yerde, bisikleti yari ustune devrilmis vaziyetteydi. Yerdeki bir agac dalindan kurtulayim derken dengesini kaybetmis. Ama ben evden cikarken giyme dedigim flip flop terlikleri yuzunden dengesini toplayamadigini dusunuyorum, bisiklete oyle binmesini engellemeliydim, sucluluk duygum hala uzerimde.

Acildeki doktor rontgene bakip kirik dediginde basimiza daha neler gelecegini bilmiyordum, 'dirsegin biraz ustunden kirilmis, biz gecici saralim, carsamba sabahi uzman doktor gorsun, sonra onlar alci yaparlar' dedi. Agri kesici verdi, yolladi bizi. Gun Pazartesi. Ertesi gun Kanada Day, resmi tatil, kaldik evde mecbur Carsamba`ya kadar. Agri kesicilere yuklendik, surekli yatmak durumunda kalan Cansu sanirim caninin acisindan cok yaz tatili mahvoldu diye agladi, ben de icimden bir daha hic birseye onceden uzun planlar yapmayacagima yemin ettim, zira nerdeyse bu yaz tatilinin her haftasi planlanmisti bile. En onemlisi ki yuzmesiydi, oysa artik banyoyu bile nasil yapacagini dusunuyorduk...

Carsamba gunu tum kolu guzelce alciya aldilar, uc haftada iyilesir dediler, kotunun iyisine sevindik, son dakika 'bir daha rontgenini cekelim alciliyken' dediler, cekildi, kotu haber tez geldi, 'bu sekilde alcida kalirsa carpik kaynar, ameliyat gerekebilir ama ben soyleyemem, hastanede de operator doktor yok, baska hastaneye gitmeniz gerekli' dedi doktor. Baska hastane arandi, buyuk sans ertesi gune randevu alindi, alciyi kesip cikarip tekrar gecici bir bezle sariverdiler, yine yolladilar bizi eve.

'Ameliyati ancak Pazartesi yapabilirim' dedi operator doktor, uc bes diz ameliyati arasina Cansu`nun ameliyatini koyuverecekmis, 'pazartesi kirildi, bir hafta gec falan olur mu' gibi birsey soyleyebildim o an, ama adamin oyle guven verici bir ifadesi, konusmasi vardi ki sonra butun endiselerimiz gitti, Cansu`nun emin ellerde olduguna inandik kari-koca.

Kol dirsegin hemen uzerinden boylu boyunca kirilmis, dirsegin ust ve alt uzun kemiklerini isaret parmagimdan uzun iki civiyle tutturup, duzgun kaynamasini saglayacaklarmis. Kaynadiktan sonra da cikacakmis o civiler. Civiliyken dort hafta alcida kalacakmis. Ameliyat 45-60 dakika surermis, genel anesteziyle olacakmis.

Pazartesi o uzun mavi ameliyat elbisesi icinde elindeki Nintendo oyununa kapilmis gibi gorunen aslinda sirasini bekleyen Cansu`nun yureginin kus gibi carptigini ancak ben bilebilirdim, iste o yuzden aglamamak icin kendimi tutmak cok zor oldu, ancak eline ignesini yapip da hemsire alip goturdugunde artik akip gittiler. Ameliyatdan cikmasi uzadikca icim icimi yedi, doktor kapida gorundugunde bir bucuk saat gecmisti, 'kotu kirikti, ondan uzadi' dedi. Yogun bakimda oldugunu, sirayla yanina gidebilecegimizi, her sey yoluna girdiginde de eve goturebilecegimizi soyledi.

Ilk ben girdim yanina, uyuyordu. Optum, optum, kokladim yavrumu. Ilk degildi onu ameliyata yollayisim ama alisilmayan turden maceralar hastane koseleri. Her seferinde son olsun dedirten...
Dudaginin kenari tik seklinde atiyordu surekli, sonra sag kolunda titremeler basladi, cagirdigim hemsire " bilmiyorum, doktoru cagirayim' dediginde basladi benim ic yemelerim yine. Gelen doktor 'kesin birsey soyleyemem anesteziden olabilir' dedi. Nasil bilmezlermis diye devam etti ic yemelerim, kim bilirdi peki?! Sonra ameliyati yapan doktor gormeye geldiginde yine o guven veren haliyle ' anesteziden... Ben de oyle olmustum bir ameliyatim sonrasi' dedi. Rahatlamadim!

Kendine gelir gibi oldu Cansu, 'Anne, elimi tut' dedi. Yine uyudu. Hic birakir miyim ellerini. Tekrar uyandi, 'bitti mi?' dedi.'Bitti' dedim. 'Agrim var' dedi. Igne yaptilar, tekrar uyudu. Uyandi "usuyorum "dedi. Orttuk. Dinlenme odasina gecirdiler. "Susadim" dedi, icti, uyudu. Kol titremesi, dudak segirmesi devam etti, atesi cikmisti, hemsireler "titreme belki atestendir' dediler, 'kirik kol ates yapar, ates titreme yapar" Durumu tam bilen yok muydu! Niye uyanmiyordu bir turlu. Sesleniyordum, "Anne, iyiyim ben, birak uyuyayim, cok uykum var' dedi sonunda. Iki saate cikar dedikleri dort saat oldu, biz ordaydik hala. 'Emin olacagiz herseyden ancak oyle' diyorlardi. Benim de en cok istedigim oydu.Bitti sonunda, evimize geldik.

Dorduncu hafta sonunda once alcisi,sonra civiler pensevari bir aletle dondurulerek cikartildi. Cani bekledigi kadar acimamis. Ben bile 3-4 cm. kadari kolun disinda kalan o uzun civilerin nasil cikarilacagina akil sir erdiremiyordum, birkac dakikada halledildigin gormek beni de sasirtti.

Biraz erimis ve yuzseksen derece aciyla kalakalmis kol moralimizi bozdu haliyle. 'Zamanla acilacak' dedi doktor. 'Yuzsun, en iyi gelen sey' dedi. Ama o kocaman ameliyat yarasiyla nasil yuzecegini soylemedi. Yaranin iyilesmesi biriki haftayi buldu, enfeksiyon olmasin, kara iz kalmasin diye gunes gormesin, iz belirsiz kalsin diye ozel kremler surulsun derken havuz gunleri basladi. Doktor kontrolu geldiginde yuzmelerin gozle gorulur bir faydasi olmustu ama kol hala bukukdu. Eylul sonu yuzme antremanlari da basliyordu, vazgecmem diyordu, nasil olacak derdindeydik. 'Fizyoterapiye baslasin' dedi doktor. 'Bu kaslar en inatci kaslardir, eski haline gelmesi sene bulabilir' dedi. 'Ama kemik cok iyi kaynamis, yepyeni, eskisinden saglam olmus' dedi. Rontgende aynen oyle gorup sevindik. Is kaslara kalmisti.

Fizyoterapist ilk gorusmede Cansu`ya koluyla ilgili sikayetlerini sorunca " su kocaman yara izi, alcidan ciktiginda kolumda cogalmis olan tuyler ve bir de acamadigim dirsek' dedi cabucak. Jennifer yaranin cirkin olmadigini, zamanla siliklesecegini, tuylerin alci yuzunden oldugunu ve dokuleceklerini, kolunu da calisip acacagini soyledi. Ama olcumler sonrasi 'kolunu yuzdeyuz acamiyabilir, garanti veremem' dedi. Icim ilik ilik akti.

Haftada iki gunle basladik. Firsati buldukca solugu havuzda aliyorduk, yuzerken zamanin nasil gectigini anlamiyordu Cansu, bol bol kolunu hareket ettiriyordu, biz anlamiyorduk ama yuzmenin getirdigi farki sonunda Jen soyledi, 'kesinlikle tam olarak duzelir, endise etmeyin artik, cok hizli aciliyor kaslar' dedi. Cansu antremanlarina basladi sonunda, haftada uc gun antreman, iki gun fizyoterapi, diger gunler eglenceye yuzmeye gitmeler birkac ayin sonunda yuzumuzu gulduren sonucu verdi, Jen 'artik gelme sen Cansu' dedi gulumseyerek.

Gectigimiz haftasonu yuzme yarislarinda Cansu kelebeklemede 50 metreyi 52 saniyede yuzerek kendi rekorunu kirdi, grubunda da dorduncu oldu. Kirik kol gectigimiz yazi mahvettigiyle, ustune bir de hatira dikis izleri biraktigiyla kaldi.

Monday, September 01, 2008

Yok Hic Oyle Degil!

Blogumu sifreleyip ese dosta davetiye yollamis degilim. Sadece oyle uzun zaman firsat bulup yazamadim ki gelen gidene artik ayip diye kapatmisdim. Yarin cocuklar okula basliyor, yazmaya vakit bulacagimi umup bu gece itibariyle aciyorum. Yazmak istiyorum, ozledim...

Tuesday, May 06, 2008

Ilk Madalya!...

Bizim cocuklugumuzda oyle suruyle kanal yoktu malum, var olan kanalda ne cikarsa seyrederdik. Olimpiyat mi var, artistik buz sampiyonasi mi, isimleri bilir, hatta sporcularla aramizda duygusal bag bile gelisirdi. Belki benim yas grubumdakilerin Nadia Comaneci`yi unutamayisi ondandir.

Seyretmek yetmezmis, ben cimnastik uzerine bu yasima kadar bilmedigim bir suru seyi su gectigimiz yilda ogrendim. Isin icine girince. Ben degil, biliyorsunuz bes yasindaki kizim.

Gecen Eylul`den beri haftada dort saat kizlarimizi calistiran Avustralyali Karinda gecen Cuma son defa antremana geldi. Bu ulkedeki calisma izni bittiginden devam edemeyecekmis. Bize haber verisi ancak iki hafta once olabildi. Ben haric anneler panik oldu. 'Bu kadar aydan sonra minik kizlarimiz yeni bir hocaya nasil uyum saglarlar, psikolojileri bozulabilir, hic olmazsa donem bitimi yani Haziran sonu ayrilsaydi, uzatilamiyor mu bu izin...' gibi konusmalar gecti, sonra birisinin yonetime e-mail yazmasina karar verildi, ozellikle yeni gelecek kocun erkek olmamasi konusundaki hassasiyet bildirilecekti, kizlar cok kucuktuler, bu kadar dokunmali bir sporda dokunusun mahiyetini anlayamayacak kadar kucuktuler.(Demek ki her toplumda bu tur endiseler var, ulkenin cok gelismisi farketmiyor!)

Ben sadece dinledim. Benim kizimin psikolojisi bozulmazdi kocu degisiyor diye, emindim. Oncelikle ben endiseli degildim. Yoksa endisemi bulastirabilirdim. Oysa O soyunma odasinda bir digerine "hani bazen okulun muduru degisir, yenisi gelir, oyle birsey iste' diyordu. Demek ki kuvvetli bir duygusal bag da kurulmamisti aralarinda. Sasirmadim. Soguk bir kizdi Karinda. Aylar boyu koca camlarin gerisinden seyrettigim calismalarda gulumsemesini sayili gordugum, az konusan, bes yasindaki civil civil cocuklari calistiriyor olmasina ragmen coskusu, nesesi pek olmayan bir kizdi. Isini cok ciddi yapiyordu, ama cocuklarin biraz da eglenerek ogrenmeye ihtiyaclari vardi, hepimiz gorebiliyorduk. Ama gelen gideni aratir miydi, endise o noktada baslamisti sanirim.

Yeni koc Fransiz Eloise ilk gunden yuzleri guldurdu. Ilk gunden cocuklarla kaynasti, surekli konustu onlarla, basardiklarinda memnuniyetini gosterip onlari heveslendirdi. Herkes mutlu simdi. Gecen hafta Karinda`yi cocuklardan kart ve ciceklerle yolladik. Rivayete gore bir diger cimnastik klubunde gelecek hafta Avustralyali bir kiz koc olarak basliyormus ise. Rastlanti mi bilmem.

Tanya ise annemin memleketlisi. Ulkesinde yedi sefer ritmik cimnastik sampiyonlugu varmis. Burada da bir ritmik cimnastik klubu acmis. On ve oniki yasinda kizlari da ritmik cimnastikci. Derslerden haberim gec oldu, bes ay gec. Persembe aksamlari bir saat, ustelik evime de uc dakika uzakta oldugunu ogrenince yazdiriverdim. Rengarenk kurdelalar, hulahuplar daha ilk gunden fethetti kalbini. Artistik cimnastigin sertligini renkli kurdelalar ve muzik yumusativerdi. Tanya cogunlukla bizim muziklerimize benzeyen, insani oturdugu yerde kipir kipir yapan kendi ulkesinin muziklerini caliyor ders boyu. Minicik kizlar kocaman salonda cimnastik hareketleriyle dansi karistirarak dort donuyorlar. Cok egleniyorlar cok. Hulahup cevirmeyi coktan iyi becerirken, ip atlamanin her versiyonunu orada ogreniyor kizim. Ritmik gunu geldiginde onun sevinc cigliklarini duymak sasirtmiyor beni artik.


Tanya`nin klubu gecen pazar gunu cesitli kluplerin ritmik cimnastikcileri icin bir sampiyona duzenledi. Her seviye grubu icin ayri degerlendirmelerin yapildigi yarisma gozlere ve kulaklara bir ziyafet oldu. Parlak renkli, isiltili kostumleriyle, degisik degisik topuzlanmis saclari, neyse ki genc yuzlerinin pariltisini golgelememis makyajlariyla her yastan kizlarin kurdelalarla, toplarla, hulahuplarla yaptiklari gosteriler bana yine cocuklugumda seyrettigim olimpiyat gosterilerini hatirlatti. Ben bu tur gosterileri bu kadar yakindan seyredebilecegimi aklimdan bile geciremezdim o zamanlar. Bizim minikler de siyah mayolarinin uzerine giydikleri eflatun tul etekleriyle yine muzigi iyi secilmis bir dans gosterisiyle katildilar yarismaya. Ve gruplarinda birinci oldular, kizimin ilk madalyasi takildi kursude. Gece yastik altina kondu, ertesi gun okula onunla gidildi.



Yarismayla ilgili gazetede cikan haberde Tanya ritmik cimnastigin daha cok Avrupa`dan gelen gocmenlerin, cocuklari icin tercihi oldugunu soylemis. Seyretmeye gittigimde cevremde konusulan dillere bakilirsa gercekten oyle. Ayni sekilde artistik cimnastikte de cokca Avrupa ulkeleri cocuklarini gormek mumkun. Kanada daha cimnastige cok isinmis degil sanki.Karinda `nin gidecegi krizi donemi bas koc velilerle gorusme sirasi acmisti konuyu. Kanada, cimnastikcilere universite bursu vermiyormus. Bu yuzden klubun yirmibir sporcusu Amerika universitelerinden burs kazanip gitmis.

Onumuzdeki hafta yine secmeler var. Cocuklar oyle bir kere secildikleriyle kalmiyorlar. Belirli bir yasa kadar her sene secmelere katilmak zorundalarmis programa devam edebilmek icin. Lara da 14 Mayis`ta yine secilirse seneye haftada alti saat calisacak. Sonra on saat, sonra yirmi. Dorduncu siniftan itibaren yetenekli sporcular icin bir okula gidiyormus klubun cimnastikcileri. Okul yarim gun olup, ogle saati otobus alip salona getiriyormus calissinlar diye. Ama o okul sadece ingilizce egitim veren bir okul. Halbuki Lara seneye Ingilizce-Fransizca egitim veren okula basliyor, dorduncu sinifta degistiremez. Sonra egitimi ne yonde etkilenir bilemiyorum. Sorular cirit atiyor kafamda. Halbuki fol yok, yumurta yok. Fol var da... Iste dusunmeye baslayincaoyle, minik kizimi simdiden buyuk bir yük altina sokmus gibi hissediyorum. Bakalim. Hersey olacagina variyor zaten. Dusunup durmak da yük.

Friday, April 18, 2008

Her Yigidin Bir Stres Atisi Vardir!


Illa elimi batiracagim unlu bulamacin icine, yoguracagim da yoguracagim, arada parmaklarimin arasindan hamurlari toplayacagim, sonra babaannem gibi ellerimi yumruk yapip da yumruklayacagim. Tortop yapacagim hamuru, tepesine elimle pat pat vurup sevecegim bir guzel, ustune bezimi serip bekleyecegim oyuncagina kavusmayi bekleyen cocuklar gibi. Sonra kabaran kocaman toptan parcalar koparacagim, parmaklarimin arasinda dondure dondure sekil verecegim onlara, peynirimi ayarli kasiklayip koyacagim hamurlarin gobeklerine, tepsiye goz zevkime gore sirali yerlestirecegim. Onlar tepside biraz daha kabarirken, digerleriyle oynayacagim. Fircayla yumurta sarilarini patlatip, resim yapar gibi uzerlerine surecegim. Sonra firina emanet edip birakacagim. Stres de gitmis olacak...

Wednesday, March 26, 2008

Master Cleanse ile Ic Temizligi!...



Kocaman cimnastik salonuna bakan, kocaman camlarin gerisinde oturmus, minik kizlarimizi rutin seyrimizdeyiz. Gozler salonu kollarken, sohbetin koyusu da yakaliyor illa bir ucundan bizi. Bir ara kizlardan birinin annesi "dayanamiyacagim, kaziniyor midem' diyor. Diyetinin ilk gunuymus megerse! Digeri soruyor. On gunluk limon diyetiymis. "Midene birsey olmasin, balla karistirsan!"diyorum akil ogretme rahatsizligiyla ama bilmis bilmis! Sonra icimden 'ne bali, diyetteymis ' diye de soyleniyorum kendime. Cantasindan bir pet sise cikariyor. Icinde koyu renkli, sulu pekmezimsi birsey. Organik maple surupmus. Maple, Kanada bayragina yapragini koyduklari agac. Akcaagac. Özünden tatli bir surup yapiliyor. Bizde bir tek oglum krep ustune doker yer, geri kalanimiz agzimiza pek surmeyiz. Derken cantadan bir bardak, bir kasik, bir limon ve bir kucuk torba toz cayenne biber cikartiyor. Sohbeti unuttuk, hepimiz seyrediyoruz. Polonya asilli, uzun ince hos bir kadin, ne diyeti diye hepimizin de icten ice merak ettigine suphem yok. Benim midesi icin endiselenmeme cevap veriyor. "Yok, oyle kafamdan yapmiyorum, kitabi var bende" diyor. "Peki " diyorum rahatlamis bir edayla ama merakim da had safhada. Megerse zayiflamak icin yapmiyormus, ic temizleme diyetiymis bu. Aslinda cok sisman bir arkadasi nerdeyse 10 kilo vermismis on gunde. Belki o da bir iki kilo verebilirmis. Bir donem sabahlari ictigim ilik su, limon, bal geliyor aklima.

Sisedeki maple suruptan iki yemek kasigi dokuyor bardaga. Organik dedigi limonu ikiye kesip, yarisini sıkıyor bardaga. Olcekli kasigini daldiriyor biber torbasina, bir cay kasigi kadar biberi de dokup, ustunu suyla doldurup iciyor bir guzel. Ben icemezdim! Gunde en az alti defa yapilip icilmeliymis. Gunu yogun gecirenler on bardak falan iciyormus. Vucuda gerekli enerjiyi surup veriyormus. On gun boyunca baska hic ama hic birsey yenmiyormus. Sonucta da vucut zehirli toksinlerden temizleniyormus.

Ben de gecen sene takmistim bu konuya, asit-alkalin diyeti olarak ama. Alkalinli yiyecekleri tuketmenin vucudu temizledigini, kanseri onledigini okumustum.Sonra merak bu ya, arastirmaya dalmistim. Alkalin asit dengesi diye birsey vardi, asitli yiyecekler az tuketilecek, alkalinliler bol bol yenilecekti. Her cesit cig yesil sebze, pek cok meyva, badem, findik gibi yemisler alkalinli, yagli, sekerli, suni gidalar asidikti. Tahillarin bile asidik olanlari vardi. Aslinda saglikli beslenme adina herkesin bildigi bilgiler belki ne yenip yenmemesi ama adi asit-alkalin diyeti gibi kulagin alisik olmadigi birsey olunca bilmedigim seyler de var mi diye daliyor insan.

Gecenlerde yine tv de, kitabini satmaya calisan Kevin Tredeau`nun bagirsak temizligi hakkinda soylediklerini kimbilir kacinci kez dinledim. Uzerine cok konusulasi bir organ degil belki ama kolon temizliginin onemi ayri bir yazi konusu olacak kadar detayli. Ben bu adamin "Natural Cures "They" Don't Want You To Know About" kitabini da begenmistim. Ilac firmalarina cok sovup saydigi icin, hapis dahil, cezalari var, FDA hic sevmez adami. Sevip, saydigim, Amerika`da yasayan bir doktor tanidigim, bu adam icin uckagitci dedi ustelik. Iyi de aklin yolu birdir, adam akilli, mantikli konusuyor, bir suru de dayanagi var. Tip doktorlarinin alternatif tedavilerle pek baslarinin hos olmadigini soyluyorlar, belki de oyle.

Cuma aksamini iple cekiyorum, Angelica`nin annesi hala su limon diyetine devam edebiliyor mu diye merakimdan...

***Persembe aksami Angelica`nin annesiyle kizlarin ritmik cimnastik okulunda karsilastik. Ben cumayi bekliyordum, persembe aklimdan cikmis. Soyunma odasinda kizlari giydirirken yine cikardi cantasindan malzemelerini. Ben oncesinde dayanamayip sormustum zaten, diyetin adinin Master Cleanse oldugunu da o zaman ogrendim. Gayet iyi devam ediyormus. Son derece enerjikmis. Sabah altida kalkip yoga bile yapiyormus. Acikma hissi hic olmuyormus. Sadece evdekilere yemek pisirirken cani istiyormus. Dorduncu gun sonunda 7 lb. yani yaklasik 3 kilo vermismis. On gunu tamamlamaya kararliymis. Kitabi Chapters`da satiliyormus.
Bugun, yarin ben bir ugrayacagim kitapciya!

Tuesday, March 25, 2008

Yaşanmış 55 !...

Gögüs kafesimin altina birisi cökmüs sanki. Omzum ve kolum aciyor. Nefes alamiyorum. Bir bebek cigligi. Kadinla adam konusuyor sürekli. Yardim istiyorum. Basimda beyazli bir adam. Kocam nerede? Ölüyorum. Halbuki cocuklara eve dönecegime söz vermistim. Nasil anlatacak. Gözum karariyor, direniyorum. Cocuklar aklimda. Derinlik ve karanlik. Karanlikta sesler. Bebek agliyor. Gözümü aciyorum. Gülümsüyorlar. Bebegimi kucagima veriyorlar. Kutluyorlar.


(*Hüthüt Kuşu`nun 55 kelimelik hikaye mimi yuzunden yazilivermistir. Ben de Mor Koyun`u, Breezybead`i, Celerone`u ve Oylesine`yi mimliyorum.)

Thursday, March 13, 2008

Evrensel Enerji Dedikleri !...


Cocuklarin gecen hafta sonu baslayan March Break tatilinden bu sefer olabildigince kendi adima fayda saglamaya calisiyorum! Zira bana birsey olunca hersey aksiyor... Pazartesi itibariyle donecegimiz yogun tempoya hazirlanmak adina eve kapadim hepimizi bu tatil. Ozellikle surekli disarilarda, kalabaliklarda olmaktan dolayi kacamadigimiz oksuruk, tiksirik hallerimizi atlatmak icin suruplar, ot caylari, vitaminler, kuvvetli besinler vs ile bakima alindik tarafimdan. Disari adim atmalik hic bir program yapmadim, mutfak alisverisi haric! Zaten oyle yorgunduk ki! Cocuklar neyse ki uc taneler de birbirlerine oyun arkadasi ( didismesi bol!) olup, oyaliyorlar kendilerini evde. Onlar da ozlemis uykuyu, tembel tembel evde yayilip oturmayi, gelip gidip atistirmayi! Tv` de, bilgisayarda vakit geciriyorlar, birazini sakladigim, ama cogu tarafimdan gizlice copu bulan cokca elisleri, resimler, boyamalar, neye benzedigini cozemedigim origamiler yapiyorlar. Neyse ki kagit cenneti de bu ulke, memleketimdeki gibi bosa giden kagida uzulmuyorum, donup geliyor mutlaka geri!

Sabahlari normal saatimizden gec kalkip,gece de gec yatiyoruz. Ben ozellikle onlar uyuduktan sonra, onume ne gelirse cok cok film seyrediyorum. Reklamsiz arka arkaya son zamanlarin filmlerini veren kanallarin oldugu, seyredemeyip niye para odeyip durdugumuzu anlamadigim kablolu yayinimizdan sonunda biraz hayir goruyorum! Seyrettiklerimin hepsi bahsedilesi filmler degil! Secimlerim bir yana filmden keyif almalarim o anki ruh ve beden halimle ilgili sanki. Hic olmadik zamanlarda bir sinemaya gidip de secmeyecegim filmlere takilip, bitirdigim oluyor. Kimi bes dakika sonra aklimdan ucup girerken, kiminin ustune dusunuyor da dusunuyorum!

Uzerine dusunduklerimin iki tanesi Sandra Bullock`lu filmler. Onu ilk, yillar once, Ankara`da Akun Sinemasi`nda Keanu Reeves ile oynadigi, hani otobuste gecen "Speed" filminde gormustum. Sonra gelen filmi "The Net" di. O zaman cogu ben gibi internetin nimetlerinden bihaber genclere eminim netten eve pizza ismarlamak gibi seyler biraz ucuk gelmistir! Hele benim icin hala mektuplasmanin onemli oldugu o donemde yazdiginin ayni anda baska bir yerde aninda goruntulenmesi, Uzay Yolu dizisini seyretmekle es gibiydi!

Bu iki film onun dogal goruntusunu sevmeme yetti. O zamandan bu yana onun oynadigi filmleri oyle yada boyle sevdim, bana hic Oscar alacak bir oyuncu imaji vermedi ama belki de senaryolari akillica secti. Mesela simdi aklima Nicole Kidman`la oynadigi iki cadi kizkardesin filmi geldi (Practical Magic). Sonra bir alkol rahab merkezinde tedavi gordugu 28 Days filmini de sevmistim. Ben Affleck ile oynadigi Forces of Nature da guzeldi, hani dugunune yetisecek adamla ucakta tanismisti da... Sonra FBA Aajani ilen guzellik yarismasina girdigi film... Neyse, beyin bu, ustune dusunmeye baslayinca daha cok cikartacak belli...

Gecen aydi galiba, yine film kanalinda biraz basini kacirarak basladigim "The Lake House" filmiyle uzun zamandan sonra hasret giderdim Sandra ile. Sonra baska bir saat yine denk gelip basini da gordum filmin. Yine Keanu Reeves ile oynuyordu. Bir deli sacmasi senaryoydu, cerez tadinda bir filmdi, romantikdi, keyifliydi. Iyi geldi.

Ve gecen aksam tam da basindan bir baska filmine denk geldim. "Premonition"
Yine The Lake House`daki gibi zamani, konuyu atlatan bir degisik film olmus. Bastan sona surekli dusunup, tahminler yapiyorsun, sonu nereye varacak bilemiyorsun! Bastan sardi mi birakamiyor insan. Ben birakamadim en azindan! Bitince de hala dusunuyor insan. Ben dusundum en azindan! Onsezi denen sey bu kadar kuvvetli olabilir mi? Hele su meshur Secret kitabi ciktiginda iyice ayyuka cikti ya hani, akla gelen mi basa geliyor? Dusune dusune mi cagiriyoruz yoksa? Evrensel enerji dedikleri ne ola ki! diye diye...

Annemi gecmise ait cogu sabahta, etkisinde cok kaldigi ruyasini anlatirken hatirliyorum. "Isiga bakayim da hayirlara ciksin" derdi sonrasinda da! "Aman hayirlara ciksin!' der tahtaya da soyle birkac tik tik vuruverirdik, arkasindan kulagimizi cekerek! Aklima gelmisken kizkardesimin kulaklari cinlasin! diye anlatmaliyim mutlaka. Ikimiz ayni odayi paylasirdik cocuklugumuzda, iyi geceler deyip yattiktan sonra hani dusunmeyle gecen o biraz sure sonunda onun tarafindan mutlaka en az birkac defa tahtaya tiktik, ve arkasindan da hani opucukvari birses cikar ya, ondan gelirdi. "Yine neler geldi aklina da korktun?" derdim, "sus sus" der ,uyumaya donerdi... Hala evhamlidir pek cok konuda!

Ben ruya-bilincalti ilgisini ogreneli yillar oldu, hatta telepatilere inanirim da gelecege ait ongoru iceren fallara pek ragbet etmem. Yine de kafami karistiran anilar var!

Cocuktum, ise gitmek uzere evden cikan babam beti benzi atmis sekilde eve donup telefona sarildiydi "arabayi calmislar" diye. Polis bulamadi uzun sure. Sonra demisler ki Sereflikochisar`da bir Fatma Baci var (yoksa Zehra Baci miydi?), bilirse o bilir, bulursa o bulur!
Babam sonrasinda, kimbilir kac dost meclisinde anlatti olanlari. Cinlerle evli diyorlarmis. Gercekten urkmus babam da gorunce, cekinmis. Gelen gidenin sayisini takip etmek mumkun degilmis. Konusamayan konusur cikiyormus yanindan, yuruyemeyen yuruyup... Ceketini cikarttirmis babama, icini cevirip onune koymus, bakip bakip anlatmis. Once karisini yaban ellerden nasil alip geldigini, iki kizkardesi, iki kizi oldugunu... Kizlarinin birinin uc, birinin iki cocugu olacagini... ( aynen oldu!) Daha daha birseyler, hatirlamiyorum... Sonra arabanin konusu gelmis. Babamdan once O soylemis "araban calinmis, dolaniyor simdi" diye. Uzun boylu, yanaginda yara izi olan biri calmismis. "Ayin 14 unde baglayacagim arabani" demis. Ayin 14`unde polis karakolundan telefon geldi. Bozulunca bir tamirhaneye birakilmis bizim araba! Uzun boylu, sarisin, yanaginda yara izli adam tarafindan! Sonra da gelip almamis, polise bidirmisler...

Boyle seylerin uzerine dusunmeyi birakali cok olduydu ben!!!

Tuesday, February 19, 2008

Kulaç Kulaç Tesadüf...



Linda ile gecen sene Ekim`de, jimnastik salonuna bakan, kocaman camlarin onundeki siralarda kizlarimizi seyrederken tanistik. Linda`nin on yasindaki kizi Christine dort yasindan beri jimnastik yapiyormus. Ince, uzun, sari sacli, denge aletinin ustunde sporcu endamiyla taklalar atan bir guzel kiz. Oysa benim minik kizim daha Eylul`de basladi, Christine`nin basladigi yastayken. Haziran`daki secmeler sonrasi yazmistim buraya. Haftada dort saat calisiyor. Henuz denge aletinin ustunde taklalar atamiyor ama yolda yururkenki rahatligini coktan yakaladi.

Cocuklar Linda`nin kopegi Baileys ile oynarken biz de yaklasik iki saati hem kizlari seyredip hem sohbet ederek geciriyoruz. Christine haftada yirmi saat jimnastik antremanlarina geliyormus. Sporda yetenekli cocuklarin gittigi bir okula da yarim gun gidiyormus. Yine ayni dersler ama spora vakitleri kalsin diye sıkıstırılmıs program, cokca ev odevi...

Linda`nin uc cocugu varmis. Onbesindeki Kim profesyonel yuzucuymus. Milli takimdaymis. Kim`den birkac yas kucuk oglu da yuzuyormus. Baileys ile oynarken bir yandan bizi dinledigi anlasilan, Christine ile ayni yastaki diger kizim konusmanin burasinda dayanamayip karisiyor sohbete, "ben de cok seviyorum yuzmeyi "diyor. Cok seviyor gercekten. Denedigi spor dallari icinde siki sikiya tutundugu bir tek yuzme! Oyle gayretli ki yuzme siniflarini cifter cifter atliyor. Linda, Kim`in gittigi yuzme klubunden bahsediyor. Oneriyor. Ilgileniyoruz. Klubun ofisi de yakin evime. Gidip hangi program uygun olur konusabilirim diye dusunuyorum bir yandan.

O aksam klubun web sitesini iyice inceledikten sonra, ertesi gun ofise gidiyorum. Susan, Development Club`da ( yuzmenin gelistirildigi) haftada bir ya da iki gun yuzmeye baslayabilecegini, performansina gore belki onumuzdeki sene Competitive Program`a (yarismalar icin yuzme calismalarinin yapildigi) gecebilecegini soyluyor. Haftada iki gun, pazartesi ve cuma aksamlari icin kayit yaptiriyorum.

Aksam soyledigimde yeni bir baslangic kizimi heyecanlandiriyor, sabirsizlaniyor. Yine bir jimnastik gunu Linda`ya anlatiyorum, "hangi havuzda baslayacak" diyor. Zira klubun degisik havuzlarda pek cok yuzucusu var. Havuzu soyleyince gulumsuyor. Megerse kizi Kim, kizimin baslayacagi gun, onun grubunun yuzme koclarindan biri olarak ise basliyormus!

Pazartesi aksami Kim`le tanisiyorum. Onbes yasinin masumlugunda, uzun boylu, guler yuzlu kumral bir guzel kiz. Kizim onun grubuna dusuyor ve o ilk gunden Kim`i oyle cok seviyor ki bir soyledigini ikiletmiyor. Kurbagalama, kelebekleme falan derken tum stillerde her gecen gun kuvvetleniyor. Kim de isini oyle guzel yapiyor ki... Is sorumlulugu, ogretme ile eglendirme arasindaki olcuyu bilisi benim bildigim onbes yas halleri ile bagdasmiyor.

Kizim biriki ay sonra UTM kampusu havuzunda kendi yas grubunda girdigi ilk yarislarda, bir birincilik, bir ikincilik ve bir altincilikla ilk tecrubesini yasiyor. Ama en cok takim arkadaslariyla yaris sirasi ve sonrasi eglenmeyi seviyor. Yarisan arkadaslarina destek cigliklari oyle coskulu ki... Takim ruhuna ne cabuk alisiyorlar!

O yaristan bir ay sonra da, Competitive Program`a yuzucu sececek olan bir koc, antreman sirasindaki performansini gorunce secmeler icin davetiye yolluyor ailesine, "kizinizi mutlaka getirin" diyor! Gidiyoruz, basariyor, sevmenin getirdigi basari bu, biliyorum artik. Ama Kim`i birakmak istemiyor. Ikna ediyoruz. Istedigi zaman Kim`i gormeye gidebilecegini soyluyoruz.

Yeni yilla birlikte yeni grubunda, baska baska havuzlarda uc aksam yuzmeye basliyor. Yuzdukce seviyor, sevdikce ogreniyor. Cok da egleniyor.

Nihayet bu hafta sonu, hem cumartesi, hem pazar, ilk defa eyalet resmi yuzucusu numarasiyla yarislara katilacak. Stres, heyecan yapmiyor. Derece hirsi yok henuz oyle. Yuzmeyi, yaris sonrasi arkadaslariyla eglenmeyi seviyor. Henuz ciddi gunler degil onun icin...

Ciddi gunler Kim icin! Gecen pazartesi aksami yine Linda ile karsilasiyorum. Kim`i soruyorum. "Cok uzgun" diyor. Daha o gun bransi olan sirt ustu yuzmede olimpiyat secmelerine girmis ve yarim saniye ile katilmaya hak kazanamamis. "Cok agladi, cok uzuldu" derken Linda`nin da gozleri dolu dolu. Ama anliyorum Linda`nin gozyasi kacan firsata degil, kizinin uzuntusune... Ben de ayni duygulari yasadigimdan zaman zaman... Daha yeni 16 oldu Kim, "cok genc, yine denemek icin vakti var" diye nerdeyse ayni anda konusuyoruz. Biz ikna oluyoruz da Kim`i teselli etmek bu kadar kolay olabilir mi bilmiyorum!

Thursday, February 14, 2008

Sorry Seems To Be The Hardest Word!...

Tuesday, February 12, 2008

Korkunun Haklısı!

Cok agrili gecirdigim geceden sonra, dun sabah ilk isim doktorumu aramak oldu. Telefondaki sesin Billy olduguna suphe ettim once, megerse grip olmus. Durumumu duyunca "hemen gel" dedi her zamanki cozumcu haliyle. On yildir taniyorum Billy`yi,cok dogal gelisen bir arkadaslik bizimkisi. Sekreterden cok doktorun asistanidir da benim icin. Doktora sormayi unuttugum seyleri ondan ogrenirim. Herseyi kolaylastiran sekilde calisir. Recete almaya ugrayamayacaksam o eczaneyi arayip siparisi verir, bana gerekli evraklari ofis saati disi ugrayabileceksem kapinin kirisine sıkıstırıverir, specialist doktor randevularimi en yakin zamana almaya ugrasir hep. En cok da cocuklari konusuruz. Benden genctir Billy, alti,yedi yas kadar. Onun da uc cocugu var, hatta en kucuklere ayni donem hamileydik, birkac ay arayla dogurduk.

Biz bu kis doktorluk hapsirip, oksurmedik neyse ki. Doktorluk baska derdimiz de olmadi, olur gibi olanda da doktora gidemiyecek kadar mesgulduk. Goremedim Billy`yi coktandir. Dun sabah 10.45 deki randevuma biraz erken gittim, cok mesgul degilse onu biraz gorup konusabilmek icin. Uzaktan, camli bolumun arkasinda , beyaz gomlegiyle oturur gorunce hemen gittim. Gordugum ilk an anladim! Saskinligimla hemen birsey soyleyemedim, yaklasirkenki gulumsemem kontrolum disi dondu kaldi. "Uzun zaman oldu, nasilsin? diyebildim ancak. "Yoktum ben de, onemli bir ameliyat gecirdim" dedi.Gorebiliyordum!

Guzel, guleryuzlu bir kadindi Billy. Ama ameliyat onu iyilestirirken yuzunun simetrisini bozmustu anlasilan. Kulaginin arkasinda kotu bir tumor bulunmus, alinmis. O soylemedi ama ordaki sinirler yuzunden yuzunun etkilendigini ben anladim. Tumor temizlenmis. Yine tedavisi devam ediyormus tedbiren. "Cok korktum" dedi. Nasil korkulmaz!...

Eskiden hastalari bekleme odasina gelip de alirdi, simdi isimleri koridordan sesleniyor. Bakislara alismak zor olmali! Uzuntumu dile dokemedim. Bekleyenlerin arasina adimi seslendiginde, koridorda "Sarilabilir miyim?" dedim. Sariliverdik gozlerimiz dolu. Oyle kaldık bir sure. Soze gerek kalmadı.

Atlatacak biliyorum. Yasadıgı korkunun kuvvetini hissettigim kadar, atlatmaya kararli gucunu de hissettim. Biraz daha sik gitmeliyim doktora, Billy`yi gormeye...

(*Ilginctir, blog ziyaretcilerimin yarisindan cogu Google`dan kayisi cekirdegi, B17 ve kanser kelimelerinden ulasmis bana. Su yazim yuzunden. Iyi ki yazmisim!)

Thursday, February 07, 2008

Ruslar Yine Yapmis Yapacagini!


Rus bilim adamlari, astronotlar icin tedavi edici bir alet yapmislar. Ama astronotlar disinda herkes kullaniyor simdi! Tv kumandasi kadar bir alet. Kisaca Scenar (Self-Controlled Energo Neuro Adaptive Regulation) deniyor. Calisma sekli vucut fonksiyonlarini kontrol eden bir teknik, biofeedback.

Agrili yere aleti dokundurup, sinyalleri alarak calisan bir elektrik enerjisi tedavisi. 9 volt pille calisiyor. Vucudun kendi kendini tedavi etmesini sagliyor. Ilac yok, ameliyat yok! Deri ancak icerde bir problem varsa sinyal yolluyor. Bazen kizarti, uyusukluk, hatta alete yapisarak! belli ediyor sorunu. Ve elektronik olarak tikirdiyor Scenar.

Bagisiklik sistemi uzerinde katalizor gibi calisiyor. Deriden vucut direncini olcup bilgiyi beyine yolluyor. Hasarli hucreler hakkinda beyini bilgilendirip, vucudun iylesme surecini hizlandiriyor. Elektrigin sinirlere etkisiyle uykusuzlugu, istahsizligi, davranis bozukluklarini, kimyasal dengesizlikleri tedaviye yardim ediyor. Dolasim, solunum, kaslarla, mide ve bagirsaklarla ilgili, psikolojik, norolojik butun problemlerin tedavisinde son derece etkili...

Rusya`da bir cok kazada kalp krizi, agir tramva ve koma hallerindeki hastalarin iyilesmesinde yardimci olmus. Hatta sakatlanan Rus atletleri Scenar`i bir hayli kullaniyorlarmis. Kanser hastalari da agri azaltici olarak Scenar'dan fayda gormus.

Yeni degil, cok zaman olmus da ben yeni duydum. Gectigimz haftalarin birindeki siddetli boyun agrilarim yuzunden. Agri ense kokunden baslayip da kafaya yayilinca insan korkuyor, aklina bin turlu kotu sey geliyor! Neyse ki gecti, durus hatasindan(tabii ki bilgisayar basindaki oturus!) kaynakli oldugu anlasildi. Yok doktora da gitmedim, cok tembelim ben doktor denince. Internet sagolsun!

Endiselenen koca, karisinin basagrilarindan bahsedince, bir musterisi anlatmis. Bir yil once almis, o gun bugundur de vazgecilmezi olmus. "Bir yildir basagrisina ilac almiyorum, baslarsa bir o sakagima, bir bu sakagima koyuyorum agri kalmiyor, gecen gun karimin cantasinda kalmis, ilk defa ilac almak zorunda kaldim" demis. Tam bana gore, ben de ilac sevmem! Kayinpederinin artiritini tedavi etmisler bu aletle.

O aksam biz de internetin basinda arastirmaya oturduk neymis bu Scenar, nerede bulur aliriz diye. Yok, hic bir dukkanda satilmiyor, internet uzerinden bazi firmalar araciligiyla satiliyor, buldugumun bir Amerika`da, biri Quebec`de. Bir de Ebay`de. Ama oyle cok da degisik adi olan var ki sasirdik. Fiyatlari da farkediyor. Pahali oldugunu biliyorduk, anlatan adam gecen sene 1200 dolara almis, Ebay`de 2500 dolara kadar olanini bulmak mumkun ama cok ucuz olani da var. Sonra ogrendik ki Ritm Scenar olacakmis.Hala arastiriyoruz...

Ben cok cok mecbur kalmadikca ilac icmeyi sevmem. Ilac sektorune acik bir dusmanligim vardir. Babami genc yasinda, bir tarafi iyilestirecek ilaclarin, diger organlarini bozmasi yuzunden kaybettik, belki ondan. Keske bu Scenar`i o zaman bilseydik!

Ingilizce hatta Turkce bir hayli kaynak var. Youtube`da nasil kullanildigini anlatan filmlere bile rastladim. Turkiye`de Scenar Terapi uygulamasi baslamis bazi hastanelerde ve kliniklerde, okudum. Ayrica guzellik salonlari da kullanmaya baslamis bile. Cunku ozellikle cilt guzelligi, kirisikliklar, yuz germe konularinda cok etkiliymis! Oyleyse zaten illa her eve lazim!

Thursday, January 17, 2008

Gecen Yaz Yazamadim!...




Yazmaya hic firsat bulamadigim gecen yaz!

Nasil da guzel bir Haziran gunuydu... Sonradan ogullari oldugunu ogrendigim bir adam, on bahcede, kocaman plastik kovalardaki buzlarin icine icecekleri yerlestiriyordu biz vardigimizda. Arabadan inip on kapiya yururken el yapimi bir uyari tabelasiyla karsilasdim, kondugu yerdeki taslarin oynadigi yaziyordu, yanlis basan biri dusebilirmis!

Eve girip mutfaga vardigimda Bev hala ev kiyafetiyleydi, o gun icin cagirdigi, yaslica, sonradan Alman asilli olup otuz kusur senedir burada yasadigini ogrendigim yardimcisina yapilacaklari anlatiyordu, yapacagi daha bir suru is vardi ve davetlilerinin gelmesine de cok zaman kalmamisti...

Ayni yil biri Subat, digeri Agustos`ta dogan Bev ve kocasi, 75. dogumgunlerini o guzel yaz gununde bahcelerinde verecekleri bir davetle kutlamaya karar vermislerdi, menuyu de Turk mutfagindan secmislerdi, iste biz o yuzden oradaydik...

Mutfak arka bahceye, bahce de ormana bakiyordu, yuzyillik agaclarla cevriliydi. Ev eski, esyalari da eskiydi. Ama oyle sicak, oyle yasanasi bir havasi vardi ki insan orda hep mutlu yasardi sanki. Oturma odalarinin tam ortasinda, uzerinde nota sayfalariyla kapagi acik duran piyano, muzikle ne kadar icice olduklarini anlatiyordu, o yuzden Bev`in kocasinin bir muzik profesoru oldugunu duyunca sasirmadim.

Iki katli ev belli ki yillardir hic bir tamirat gormemisti. Ama bahce ciceklerle, fiskiyelerle, budanan agaclarla oyle bakimliydi ki anlasilan en cok el onlara degiyordu, oynayan o birkac tas haric! Evlerini yillar once almislar, ama gecen zamanda iki yanlarindaki komsulari gibi bahcelerindeki agaclari kesip acilan araziye sato gibi ev yaptirmamislardi. Iyi ki!...

Ben boyle bir dogumgununde nasil bir eglence planladiklarini merak etmeye baslamisdim. Biz bu sefer isin sadece yemek kismiyla ilgiliydik. Menuyu secerken ne de cok sormuslardi!

On bahcede bir semsiye altina kurulan gozleme sacinda ispanakli peynirli gozlemeler sicak sicak pisecek, kucuk dilimler kesilecek, gelen misafirlere 'hosgeldiniz, mutfagimizla tanisiniz' ikrami olarak yaprak sarmasi, humus, cevizli tarator ile sunulacakti. Herseyi elleriyle yemeyi seven buralilar sicak gozleme dilimlerini iki parmak arasi kivirip yemeyi, kucuk kesilen pidelere humusu, taratoru surup agizlarina ativermeyi pek sevdiler, yaprak sarmasi o kadar ragbet gormedi.



Yemekden once ormana sirtini vermis oturan misafir dostlar belli ki Bev ve kocasinin cok ozenerek hazirladiklari, hayatlarini canlandirdiklari kukla gosterisini cok cok alkisladilar. Mesgul olmasaydim da, mukavvadan yaptiklari icleri dosenmis odalarda Bev`in ve kocasinin kuklalara neleri anlattirdiklarini dinleyebilseydim keske.

Yemek icin masalar arka bahceye kurulmustu. Yemekler, hazirladigimiz uzun masada, altinda mumlar yanan sicak su dolu kuvetlerin uzerine yerlestirilmis yemek kuvetlerinden (chafing dish nasil anlatilabilinir baska?) servis yapilacakti tabaklarina. Bev kuzu etli Ali Nazik istemisti, yanina da hem pirinc pilavi hem bulgur pilavi. Ve coban salatasi. Cocuklar icin de kofte patates. Bahceye sepet icinde gunes kremi, sivrisinek kovucu krem gibi seyleri yerlestirip, mutlaka kullanilmasi icin bir de not yazmayi dusunen Bev`in bazi misafirleri icin servis masasina glutensiz ekmekler getirmesine de sasirmadim.

Yemekleri cok begendiler.

Kahvelerin yaninda dogumgunu pastasindan ayri fistikli burma baklava ile tavuk gogsu servisi yapildi. Bunca yenilenden sonra kahve iyi gelmis olacak ki hareketlendiler, yavas yavas on bahceye gectiler, birazdan da dans etmeye baslayacaklarini tahmin edemedim.





Hic gormedigim bir dans sekliydi. On bahcede cim alanda upuzun bir siriktan rengarenk yine upuzun cokca kurdelalar sarkmisti. Hepsi bir kurdela sectiler, biri muzigi ayarladi ve muzikle birlikte ellerinde kurdelalarla sirigin etrafinda donerek dans etmeye basladilar. Bir yandan da birbirlerinin kurdelalarinin altindan geciyorlardi. Farkettim ki renkli kurdelalar onlar oyle yaptikca sirigi sarmaya baslamislardi. Koca sirik rengarenk kaplanincaya kadar her cesit dansi denediler etrafinda. Cok eglendiler, ben de seyrederken cok eglendim. Ama boyle bir dansetme seklinin neye dair oldugu hakkinda hala fikrim yok. Uydurmuslar miydi acaba?




Yazmaya hic firsat bulamadigim iste o yaz, daha baskalari da kutlamalarina Turk mutfagini sokmuslardi, ve haliyle bizi! Ikinci kutlama yine bahcede, bu sefer bir evliligin kutlamasiydi, o sefer davetliler yemeklerin yani sira Turk muzigi`yle de tanistilar, zira gelin Turk kiziydi!

Sunday, January 06, 2008

Ask Basa Gelince...

1965 senesinin Ocak ayiymis geldiginde. Ramazan ayiymis. Ustelik bilmezken Ramazan falan, dini butun bir ailenin icinde buluvermis kendini. Dili de bilmiyormus ki bir sorabilsin neler oldugunu. Durumu tam anlayana kadar neler gecmis aklindan... "Ne kadar dengesiz besleniyorlar, butun gun ac durup aksama yiyorlar" demis mesela. Hele guzelim uykularindan kalkip da gece yarisi bir daha yemelerine akil sir erdirememis. Sabah ezanini ilk duydugunda gece gece mahallede boylesine bagiran adami merak etmis! Hele ki kayinvalidesini namaz kilarken gordugundeki dusuncelerini tam olarak kendi bile anlatamiyor...

Eh, o da hic birsey bilmiyormus, biraz arastirip okusaymis gidecegi ulke hakkinda hic olmazsa degil mi?! Ben hep derim, ask basa bela bir duygu! Goz kor, akil, mantik islemez oluyor... Yildirimmis onunkisi. Gordugu an tutulmus. Oyle diyor. Hic dusunmemis gerisini. Butun istedigi sevdigi adamin hep yaninda olmakmis. O nereye isterse gidermis.

Delikanli uzgunmus tanistiklari o gunlerde. Yakin arkadasi ve oglu bir arabada, kendisi digerinde ailelerini ziyarete gidiyorlarmis uzak ellerden. Kaza yapmis arkadasi, oglunu kaybetmis. Hic bilmedikleri ulkede kalmalari gerekmis. Sonunda yabancilara evinin odalarini kiraya veren bir teyze bulmuslar. O teyzenin yaninda kalan yegenmis iste o. Isten dondugunde evde gordugu uzgun, yorgun delikanliya vurulmus! Delikanli da neye ugradigini sasirmis karsisinda guzeller guzeli onu gorunce. Beyaza yakin sariliktaki saclari, masmavi gozleri, hos endamiyla hic aklindan cikaramaz olmus sonra. Kafaya koymus, onsuz olmaz diyormus kendine ama sayili gunmus, donmesi de lazimmis. Gun gelip cattiginda gidememis. Gittigini dusunup uzulen kiz, aksam eve geldiginde onu gorunce sevincinden kosup boynuna sarilmis. "Gel benimle" demis delikanli. "Gelirim" demis!


Seccadesini kaldirip yerine koymus kayinvalide, oyali beyaz yazmasini her zamanki gibi kulak arkasina itmis calan telefona giderken. Ote sehirdeki kizi ariyormus " Anne, abim yarin sana bir gelin getiriyor ki sorma, hazirlan!" demis.

Oglum der baska birsey demez annelerdenmis kayinvalide. Hic sorgulamamis olani biteni. Gelinim demis, olmus bitmis.

Zor gecmis ilk gunler, aylar. Dilini, dinini bilmez, adetlerini anlamaz, cabalamis durmus. Bayram gunu herkese kolonya dokulurken sira kendine geldiginde eline mi, yuzune mi, sacina mi sursun bilememis mesela, suru suruvermis her yerine, kimde ne gorduyse. Guluyor anlatirken... Kimin eli opulur anlayana kadar herkesin elini opmus, koymus basina, coluk cocuk...

Kimse ondan basini kapatmasini istememis, bildigi gibi suslenmis, giyinmis, gitmis gezmelere, ama oyle guzel ve baskaymis ki gozler hep ustundeymis, nereye bakacagini bilemezmis. Hala basi one egik halleri, goz kacirma durumlari var, eski aliskanlikmis.

Dinini degistirmis. Kocasi sorunca "olur!" demis. Kayinpederinin verdigi duayi ezberlemis, eve gelen hocanin yaninda okumus, degismis dini!

Ask nelere kadirmis! Basa ne zaman gelir, ne getirir. nereye surukler bilinmezmis. Herkes onun kadar sansli olur muymus sonra. Uc bes gun tanidigin bir adam, binlerce km uzakta hic bilmedigin, dilini anlamadigin bir ulkede yasam...

Ona sorarsaniz alinyazisiymis.

Thursday, January 03, 2008

Bütün Istedigim Biraz Uykuymus!

Elmali turta ustune vanilyali dondurma tadinda bir tatil oldu yilin bu son iki haftasi bana.

Nasil da ozlemisim ogle saatlarine kadar sabah uykusunu! Soyle yatakta yari uyur, uyanik donmeleri, yorgana sarilip, yastiklara gomulmeyi...Bir yerlere, birseylere yetisme telasi olmadan! Muhtesem bir duyguymus, unutmusum nerdeyse. Oyle uzun zamandir sabah uykularim yoktu ki. Haftasonlari bile!

21 Aralik`ta cocuklarin her turlu faaliyetleri son buldu. Ve uzun zamandir ozleyip bekl;edigim tembellik hali bana oyle bir cöktü ki ne civil civil carsilar, ne isil isil sehir, ne arkadas toplantilari, ne baska gezmeler, tozmalar beni evden cikaramadi! Yilin ilk onbir ayinda seyretmedigim kadar film seyrettim. Onceden gorduklerimi bile atlamadim, bir daha bir daha seyrediverdim keyifle... Bu arada Hollywood son filmlerde yeni tureyen viruslerden insanligi yok etmenin pesinde senaryolara kaptirmis sanki kendini, ürktüum!

Cok pisirdim, cok yedim! Yaradi, evet! Ama onu düsünmuyorum simdi, pazartesi normal hayata donunce fazla kilolarimin derdine dusecegim, desmeyiniz!

Bilgisayarda cok vakit gecirmedim, facebook soguttu beni sanirim! Once orada eskilerden tanidiklari bulmak pek heyecanliydi. Sonra, bulmalarin aslinda birsey ifade etmedigini anladim (var istisnalar o ayri). Keyfim kacti. Birbirine bos bos bakan hayatlar olarak orada vakit gecirmek daraltti ruhumu biraz, kapattim hesabimi! Bilgisayara da yuz cevirdim o ruh haliyle...

Yeni yil, yilbasi falan ama dayatmalari sevmedigimden yilin bu zamanini pek sevdigim soylenemez. Hele bir de hediye fasli var ki evlere senlik. Halbuki ben bayilirim da hediye vermeye ama... icimden geldigi yer ve zamanda!

Ama bu sene diger yillara gore daha cok hediye paketledik. Is ogretmenlerle bitmedi, jimnastik kocu, yuzme kocu, okul ofisindeki sekreter bayan, yüzmedeki arkadaslari, sinif arkadaslari derken aldik basimizi gittik. Ben bu günlerin carsi telaslarini bildigimden yil icinde ufak ufak yaparim alisverislerimi, bu gunlere saklarim. Iyi ki! Erkeklere secmesi zordu, onlari bu sene fistikli lokum ile idare ettik. Cok begenmisler, zaten Turkish Delight denince bayiliyor bu millet! Iyi ki aklima gelmis, seneye daha cok lokum, pismaniye, kestane sekeri paketlemeli!

Yilin son aksami, dostlarla keyifli bir yemek yenmesi, biraz icilmesi, lapa lapa yagan kara sevinilmesi, bingo olmadigindan pictionary oynanmasi, cocuklarin bilmem kac yuz poz resmimizi cekmeleri, ilerleyen saatlerde yine yemeler,icmeler, sohbetler, arada esnemelerle gece yarisina kadar surdu. Bana farkli bir gun gibi degildi. Ama gelen yil icin dilek tuttum! 2008 ozel, farkli bir yil olsun, bittiginde 'ne yildi be! Muhtesem gecti" demek istiyorum.

Thursday, November 29, 2007

Icime Sinmiyor!




Yok olmuyor boyle! Uzun zamandir yazasim yok. Evet, kosturmacalarim, bir suru mazeretim var ama... Isin asli, sadece yazasim yok!

Yazmis olmak icin araya bir kebap uydurmak da olmuyor. Icime sinmiyor!

Blogu kapatsam bir turlu, kapatmasam bir turlu! Kapatasim da yok!

Velhasil ne oyle, ne boyle olmuyor. En iyisi bir ARA VERME notu olsun bu.

Elbette donecegim ve uzun uzun yazacagim...

Thursday, October 25, 2007

Benvari Patlican Kebabi!


Bunca aradan sonra baslangic bir yemek tarifi!
Kolayima boylesi geldi! Oysa yazmak istedigim bir dunya sey var ama zihnimin yaziya dokme moduna gecmesi biraz korelmis durumda. Bu kebap dilerim zihnimi oynatmaya baslar da gerisi gelir...

Once patlicanlari parmaktan kalinca uzun dilimler halinde hazirlayip, siviyag, tuz, karabiber, sarimsak tozu karisimina iyice bulastiriyorum. Yagli kagit serili tepsiye yayip firina atiyorum. Onlar kizarirken de...

...Iyice bileyledigim bicagimla tum parca olarak aldigim eti cigden, doner keser gibi kucuk dilimlere kesiyorum. Tavada, yuksek ateste, sivi yagda parcalar suyunu cekip kizarana kadar ceviriyorum. Iri dilimlenmis tatli sogan, kiyilmis birkac dis sarimsak, iri dogranmis yesil biber ekliyorum.Iste bu noktada Beypazari`nin tatli sivri biberlerini oyle ariyorum ki...Tuzu, karasiyla kirmizisiyla toz biber ekleyip aliyorum kenara.

Firindan cikan patlicanlari derince cam bir tepsiye yayip, tavada pisirdigim eti de uzerine yayiyorum, sulandirdigim az biraz domates sosunu ustunde gezdirip, domates dilimleri de yerlestirip yemek oncesi firina atip 20-30 dakika, tatlar birbirine gecsin diye tutuyorum.

Patlicanlari boyle pisirince kebapta kuvvetli bir patlican lezzeti oluyor niyeyse. Ki buranin sebzelerinin tadi yok demisimdir kesin onceden. Ayrica yagda kizartilmisdan da hafif geliyor mideye.

Ben yanina acili bir bulgur pilavi yakistiriyorum. Bir de ya cacik, ya ayran... Illa yogurt yani. Hani tam Turk usulu!

Monday, June 25, 2007

Demek ki Boyle Boyle Baslaniyormus!


Dordumuz hizli adimlarla binaya giriyoruz. Park yeri bulmakta zorlanmistim, kocaman camlarin onunde birikmis insanlari gorunce sasirmiyorum. Keske biraz daha erken cikabilseydik evden. Okuldan geldiler, yediler, ictiler derken... Biraz da ben sallandim galiba. 4-30-6.00 arasi demislerdi, o saatler arasi herhangi bir zaman olabilecegini dusunmustum niyeyse. Oyle degilmis. Baslamislar. Katilim formunu acele dolduruyorum. Digerlerini yukaridaki kalabaligin icinde birakip, Lara`yla merdivenleri ucarak iniyoruz, salonun kapisinda ne tarafa yollayacagimi bilemez dururken biri gelip Lara`yi aliyor,'ben gotururum' diyor. Bana da yukari cikip, kalabaligin arasinda diger anne babalar gibi cocugum ne yapiyor! diye seyretmesi kaliyor.

Bir aktivite olsun diye secmistim cimnastigi Lara icin. Evin icinde hep kosarak yuruyen, tirmananilabilir hic bir yeri kacirmayan, tv seyrederken sekilden sekile giren enerjik kizim bir yerlerine zarar vermeden bedenini kullanmayi ogrensin istedim klube yazdirirken. Lara`nin ogretmeni Monika daha ilk dersin sonunda hic tecrubesi olmayan 4.5 yasimdaki kizimin esnekligi ve her soyleneni hemen anlayip yapabilmesiyle cok sasirdigini soyledi. Derslerde Lara cok eglendi. Monika eglenerek yapmasini da cok olumlu buluyordu. Ben de seyrederken sasiriyordum. Denge aletinde o kadar rahat yurumesini, trambolinde hic dusmeden surekli ziplamasini, barfiksde kendisini yukari cekisini gordukce Monika`ya hak vermeye basladim. Monika israrla Haziran sonu yapilacak secmelere Lara`yi getirmemi soyluyordu. En son dersler bittiginde karneye 'getirmeyi unutma!' diye not da dusunce artik 21 Haziran Lara tryout notunu yapistirdim buzdolabi ustune. Goturecektim.

Camlarin onunde anne,babalar...Kimi sandalyelere oturmus, kimi salonda yer degistiren cocuklarini takiple ayakta ordan oraya yer degistiriyorlar. Lara bir grubun icinde kendi gibi oniki cocugun yaninda en sona oturmus. Koclari, Ukrayna`li Olga cok guzel bir kadin. Her bir hareketten sonra Lara`nin saclarini oksuyor, sirtini sivazliyor, not alan asistanina birseyler soyluyor, basini sallayisindan olumlu seyler diye algiliyorum ama grupta oyle becerikli kizlar var ki Lara aralarinda oyun cocugu gibi. Secmeler bes yas grubu icin. Calismalar Eylul`de basliyormus, Lara da Eylul`de tam bes oluyor. Sorun olmazmis. Iki yandan toplanmis uzun saclarini saga sola savura savura merakli gozlerle etrafini seyrediyor sirasini beklerken. O da en az ben kadar saskin gorduklerine eminim. Onlu yaslardaki kiz, erkek cocuklar her aletin ustunde her biri gosteri niteliginde hareketler yapiyorlar. Kimbilir ne zamandir calisiyorlar. Bu secmeler, yarismalar icin yetistirilecek cimnastikcileri kesif icin. Lara`yi da secerlerse haftada 4 saat antreman olacakmis gibi birsey biliyorum. Daha buyukler haftada 9-25 saat calisiyorlarmis.

Kizlar sulun gibi. Yuruyusleri bile bir baska. Adi ustunde, Artistik Cimnastik! Yaptiklarini gorunce Monika`nin karneye yazdigi geliyor aklima. 'Simdiden gelecegini gorebiliyorum Lara`nin...' diyor. Eh! Secerlerse, haftada o kadar calisirsa, bir de severse ben bile goruyorum Lara`yi aletlerin ustunde onlar gibi!

Bakiyorum, 'kopru kur' diyor Olga. Lara kollarini yanlis koyup masa gibi yapiyor, Olga kollari duzeltiyor, hoop, kopru oluyor kizim. 'Bacaklarini ac' dediginde ise acip yapisiyor yere, Olga sasiriyor. Barfiksde kendini yukari cekerken, bacaklarini cirpistiriyor, 'duz tut' diyor Olga. 'Ayaklarini one uzat, bacaklarini yukari cek, kafana degdir' diyor, yapiyor. Oksaniyor basi yine. Kagida notlar aliniyor.

Bir saat boyunca salonda seyrettigim belki otuz belki kirk cocuktan buyuleniyorum. Sonra etrafima bakiyorum, gururla gulumseyen, aralarinda konusan yuzler goruyorum, hak veriyorum. Benim cocuklar bile Lara`nin her hareketinde heyecanla cama yapisip 'yapti, bravo!' cigliklari atiyorlar, digerlerini hayranlikla seyrediyorlar.

Bitiyor. Salonun kapisinda Lara`yi alirken, heyecanla cevap bekliyorum. 'Haftaya carsamba bildirecegiz' diyorlar. Bir hafta var, nasil beklenecek!

Bir hafta beklemiyorum, ertesi gun ariyorlar.' Lara`yi Munckin Competitive Program icin sectik. Koc Alex sizi Temmuz`da arayacak detaylar icin' diyor telefondaki ses. 'Peki' diyorum, seviniyorum. Hem de cok. Alex de Ukraynali. Bas koc! 30 seneden fazla sampiyonalarda kocluk yapmis. Uluslararasi Cimnastik Federasyonu`ndan (FIG), olimpiyat derecesinde atletler yetistirdigi icin, onur belgesine layik gorulmus. Salonda surekli dolasan, koclarla, cocuklarla ilgilenen beyaz sacli adam oymus demek ki.

Lara`ya soyluyorum, kucaklayip opuyorum munckinimi. 'Gecmis miyim' diyor. 'Yine gidecek miyim derslere' diyor, gecmese de gidecekti zaten. Hurrrayyy! diyor. Seviniyor, zipliyor, zipliyor, zipliyor, zipliyor...

Tuesday, June 19, 2007

Evde Ne Varsa At Icine!

Benim pek olculu tariflerle isim olmaz, goz, el karari yuvarlanip gidiyorum mutfakta.
Ama cok da yemek kitaplarim vardir, resimlerine baktigim ve olcusune degil de icine ne konduguna meraklandigim. Zaten kitapcidan icinde yemelik birsey olmayan kitapla cikmam zordur biraz!

Fethiye Yogurt Land`de ev yapimi balli, bademli granola bar tarifi yazmis. Benim favorim. Ben hazirlarini bu kadar severken, evde yapilani bana buyuk tuzak! Ama yapacagim. Kimbilir ne lezzetlidir.

Turkcesini benim de tam bilmedigim bu granola ( whole wheat rolled oats) benim erzak dolabimda hep olur. Buralarda Bulk Barn denilen dukkanlar ben gibi mutfakta herseyi birbirine karistirmayi sevenlere cennet. Torbalara istedigim miktarda aldigim granola, bran (kepek), wheat germ (bugday tohumu) , oats (yulaf), kuru uzum, keten tohumu,kayisi kurusu, kuru cranberry (yaban mersini), ceviz benim keklerin ana malzemesi. Beyaz un kullanmayali beri, yerine ne cok sey keke hamur kivami verirmis, ogrenince sasiriyor insan.

Sadece tum keklerimin sivi kismi olculu. Ama olcunun boyutlari degisebilir. Bir kahve kupasi benim olcum, kimi zaman kucugu, kimi zaman buyugu. Nihayetinde icine katilan kuru seylerin miktari, hamurun kivami gozume, elime iyi gelene kadar olacagindan farketmiyor.

Degismeyen olculer:
*3-4 yumurta
*1.5 kupa kahverengi seker
*1 kupa sut
*1 kupa sivi yag

Sonra da icine wheat germ, bran, oat, granola, belki biraz kahverengi un, her zaman bir yemek kasigi kabartma tozu. Ve ceviz, ve kuru uzum, ve, ve... Evde ne varsa!

Biraz islak bir kek seviyorsaniz, bir iki elmanin rendesi. Elma konduysa biraz tarcin. Havuc da olur.

Tahta kasikla hepsini iyice bulamac yapar, tabani spreyle yaglanmis kek tepsime dokerim. O bulamacin kivami dedigim gibi iste el, goz karari. Ne kati, ne cok civik. Tepsiye dokerken kolay akacak. Sonra da ilik firina atarim, 170-180 derecede pisiririm.

Buzdolabinda cok dayanir. Tok tutar. Bagirsaklara iyi gelir. Kisaca sagliga faydalidir!

*Yapinca resim cekeyim de ekleyeyim, boyle tarifler fotografsiz pek olmuyor sanki ama hayalgucunuze devrediniz, idare ediniz :)

Wednesday, June 06, 2007

Solagim, Solaklar, Solakiz!...

Yemek yerlerken kasigi ,catali sag elle tutmalarindan anlamistim kuvvetli solak olmadiklarini. Haliyle biri potaya digeri kaleye top surerken sagi kullanmalarina cok sasirmadim. Halbuki ikisi de cok kucukluklerinden beri yazarken de, cizerken de solaklar. Ama iste sag taraflarini da her iste kolayca devreye sokabiliyorlar. Iyi birsey.
Ben oyle degilim ne yazik ki. Sag elimle tokalasmak bile ekstra guc kullanmami gerektiriyor. Sol elimle masadan birkac tabagi ust uste koyup mutfaga tasiyabilirken, sag el ancak bir-iki tabak tasiyabilirlikte.

Cocuklugumdan hatirliyorum 'aman ustune dusmeyin, solu kullansin' dediklerini birilerinin, demek ki degistirmeyi denemisler, ama simdi oyle degil, sanki cocuklar solak olsun yeter ki gibi biseyler var, solakligi ayricalikli kilma durumu mu, bilemem. Bizim durum, baskin solak anne, baskin sagak baba, ucte iki yumusak solak cocuk, bir kuvvetli sagak cocuk durumu galiba. Bir tane daha dogursaydim o da kuvvetli solak olacakti anlasilan.

Bende beynimin sag lobu baskinmis, demek ki cocuklar beynin iki lobunu da kullanabiliyorlar, onlarin durumu daha avantajli gorunuyor. Sag lob yaraticilikmis, artistik seylermis, duygular ve hayaller baskinmis. Hakikaten oyle! Sol lob mantikmis, o yok!

Simdi artik solaklar da dunya insani muamelesi goruyor da isleri kolaylasti. Pek cok alet solaklara gore de dizayn ediliyor artik. Hala cezveden fincana kahve dokmeye zorlaniyorum ben ama. Konserve acmaya da elektrikli acacaklar yetisti neyse ki.

Ogrenciyken sol kolcakli sandalye aramak neydi oyle siniflarda. Mecbur kalip da sag kolcakli sandalyede sinava girmeler hatirliyorum, vucut saga dogru yamulmus birseyler yazmaya calismak... Yemek masalarinda sol koseleri kapmak da yine mecburiyetimizden...

Ben kesin bu kuvvetli solaklikla gitar, piyano falan hic bir muzik aleti calamazdim, iyi ki hevesim olmamis.

Neyse ki sporda iyi birsey, dogal destek bu solaklik, ben masa tenisini iyi oynardim mesela. Baska spor dalina da heves etmedim zaten!

Ne muzik, ne spor, pek yavanmis benim heves etme durumlarim!

Ben bir de orgu orerken solak olmayi sevdim, ozellikle eger motif yapiyorsam sisleri hic cevirmeden solla git, sagla gel, git ,gel ,gunde kazak biterdi. Cok zaman once. Simdi elbezi ormeye vakit yok o ayri.

Bir de araba surme durumu var. Neyse ki ehliyeti babamin koldan vitesli arabasiyla aldim,yoksa yerden vitesi degistirmeyi benim sag elim beceremezdi! Hele geri vitesi takmaya iki elime ihtiyacim oldugum dusunulurse... Yine neyse ki ehliyetli olsam da o kesmekes trafikde araba surmeye hic merakim olmadi. Burada ise en sevdigim sey araba surmek o ayri. Vitessiz tabii! Burada da ehliyet sinavinda el frenini cekmek icin iki elime ihtiyacim olmustu, neyse ki yanimdaki adam halime gulmustu de komik bir aniya donustu stresim.

Mutfakta da bicak kullanisim etrafimda biri varsa panige dusurebiliyor kolayca, mutlaka bir yerimi kesecegimi dusunduruyor sekil haliyle. Halbuki dograma, kesme islerinde elim beceriklidir, sakarligim da olmaz kolay kolay ama gel de ikna et!

Bir de yazi yazarken bilegimi oyle yukardan bukup de yazmiyorum,garip durmuyor yani:) Gayet de duzgundur yazim ustelik. Ama simdi dusundum de kagida ne kadar az yazar olmusum, ancak cocuklarin okula notlar, cek, tel numarasi falan. Resmen korelmis elle yazma becerim, yavaslamis sanki. Hep bu klavyede yazmalar yuzunden! Uzuldum simdi.

Monday, May 28, 2007

Cumartesi aksami Turkiye`deydik!



Cumartesi aksami ozellikle cocuklar cok istedigi icin, Carassauga Kultur Festivali`ne bu yil ikinci kez katilan Turkiye`nin pavyonuna gittik. 20 yildan beri yapilan Carassauga Festivali buradaki cesit cesit insanin kulturlerini, yemeklerini, ulkelerini digerlerine tanitabilmesi icin dusunulmus, geleneksellesmis uc gun suren bir festival.

Kisin cocuklari goturdugumuz buz pateni arenalari yilin bu zamani her ulkenin gosteri mekanina donusturuluyor. Hazirliklar aylar oncesinden basliyor ve calisanlar gonullu olarak organizasyonda yer aliyorlar. Belki de bizim insanimiz genelde buralara diger ulkelerden gelen cogunluk gibi kopruleri yakip gelmediginden, cogu donmenin hayalinde olup, buralara ayaklarini saglam basmadigindan Turk organizasyonlari koklesip cogalamamis bir turlu, birlik olunamamis. Bu yuzden de bu festivale bu yil ancak ikinci katilisimiz.

Gecen yil benim restoranda calistigim doneme denk gelmisti. Festivalin yemek isini biz almis ve ben uc gun boyunca yemek standinda dur duraksiz calismak durumunda kalmistim. Sonunda festivale katilan tum ulkeler icinde yemek konusunda birinciligi almistik ama ne yalan soyleyeyim benim yorgunlugumu atmami saglayamamisti haber, oyle beter yorulduydum. Ustelik cocuklar, kocam, arkadaslarim gozumun onunde bensiz eglenmek durumunda kalmisti. Ya da onlar eglenirken ben calismak durumunda kalmistim!

Cumartesi aksam saat 8.30 gibi ordaydik, sahnede Grup Bogazici fasil caliyordu, costular, costurdular. Efes birasi bu sene de kosesindeydi. Yemek isini bir baska Turk restorani almisti ama menusu doner sandvic, doner-pilav, baklava ve sekerpareden olusuyordu. Akillilik etmisler, biz gibi onbes cesit yemege bulanmamislar. Biz yemeklerimizi tanitacagiz diye seferberlik ilan etmisdik de islim kebabindan gozlemeye, yaprak sarmadan asureye kalabaliga yemek yetistirecegiz diye gobegimiz catlamisti.

Arenanin bir kosesine cocuklari oyalamak icin balonlu, oyuncakli, kukla gosterili, el isi, resim yapmak icin donatilmis masali cocuk bolumu kurulmustu. Benim cocuklar onceden bildiklerinden hemen orayi istediler. Haliyle bana da gonlumce gezmeye imkan oldu, pek cok tanidik yuz gordum, kimiyle selamlastim, kimiyle sohbete daldim, kimi zaman sahnede soylenen sarkiyi mirildandim, alkis tuttum, ayagimla tempo yaptim, oynamadim ama oynayanlari seyrettim, malum bizim kanimiz kaynar, Efes`i de bulmusuz, fasil da var. Daha ne olsun!



Folklor gosterilerini cocuklarla seyrettik. Artvin, Silifke, Antep derken, davul gum gum vururken benim de kalbim gum gum vurdu. Sonra yine cocuklari birakip gezdim. Gezdim dedigim yer de boylu boyunca bir tur on dakika. Tekrar tekrar turladim. Meger Turkiye`den ne cok yiyecek geliyormus. Hamsi almam icin israr etti birileri. 'Karadeniz`den ozel getirtiyoruz' dedi. Almadim. Tezgahindan kipir kipir olmadikca... Sucuk, pastirma satiyorlardi, daha neler neler. Tek alisverisim Mehmet Efendi Turk kahvesi oldu. Bir de cocuklara Uludag gazozu. Bayiliyorlar.



Bir koseyi de kahve kosesi yapmislar, cezvelerin biri konuyor, biri iniyor ocaklarda. Tepsilerde tasiniyor salon boyu fincanlar. Fallar kapaniyor, bellerine singir singirli esarplari baglayanlar arada muzigin ritmiyle kahvecinin onunde oynuyorlar. Nerdeyse herkes Turk. Arada birkac Uzakdogulu yuz goruyorum, birkac Kanadali.

Cokca Turkiye brosurleri topladim, beni yabanci sandilar, yok dedim, Kanadali arkadaslarim icin aliyorum. Turkiye turist rehberi, haritasi, gezilecek, gorulecek yerleri diye olanlardan koydum cantama. O arada cocuklarimin yuzlerini boyamislar, oglum hayalet, kizlarin biri cicek kiz, biri kelebek kiz olmus.



Gittigimiz yerin iki arenasi var, diger arenaya da yine Italya yerlesmis, cocuklar gecen seneden biliyorlar, Italya`ya gidelim diyorlar, gidelim diyorum. O arada sahnenin onunde uzun bir insan kuyrugu halay cekiyor. Italya`nin kapisindan girerken de ilk once kulaga bir tangonun kivrak melodisi geliyor, bakiyorum, orada da sahnenin onunde ciftler dansediyor. Gece saat 11 civari, artik cosup ortaya dokulme zamani, muzik millet dinlemiyor, cagiriyor herkesi ortaya. Italya gecen sene dekorda birincilik odulu almisti, bu sene de cok guzel yerlesmisler arenaya. Sutunlariyla, tenteli dukkanvari yemek standlariyla, tablolariyla, eski Roma`li kostumlu calisanlariyla siir gibi olmus.

Boylece bir aksama Turkiye ve Italya gezisi sigdirip, gece yarisi eve donduk. Her nasilsa uykulari gelmemis ve acikmis cocuklara aksamustunden kalma bbqde pismis tavuklardan soguk sandvic yapip yaninda karpuzla menu yaptim, sonra gorduklerimizi cok sesli koro seklinde babaya anlattik. O gecen seneden hevesini aldigindan istememisti gelmeyi. Bizim anlatmalarimizdan sonra da gelmedigine pek eseflenmedi acikcasi. O da kafa dinleyerek sakin bir aksam gecirmis, iyi gelmis.

Bu sene genel organizasyon daha iyiydi, eksikler vardi ama seneye daha iyi olacagini dusunuyorum, burada yasayan, yasayacak olan Turkler icin gec bir baslangic da olsa devam etmeli, bir tek Carassauga degil, baska organizasyonlar da yapilmali. Cocuklarimiz icin...

*** Dedigim gibi, buradaki Turkler icin bu tur organizasyonlar yeni. Ve Carassauga`nin resmi sitesinde farkettim ki pavyonlar arasinda ne Turkiye adi, ne eglence programi, ne bir fotograf var! Telefon ettim, ozur dilediler, siteye e-mail ile yorum birakin ve ya fax yollayin dediler. Bitmis gitmis bir festivalin ardindan! Neyse, ben organizasyon yetkililerine bildirdim, hic olmazsa seneye bu durumu da halletmis olurlar. Bu arada Carassauga ile ilgili bir sitede dolasirken de Ermenilerin boyle bir dostluk, kultur festivaline politikayi karistirip aleyhimizde yazdiklarini uzulerek okudum. Festivalde dagittiklari brosurlere de basmislar ustelik :(

Thursday, May 24, 2007

Bir Sana Bir de Bana.../ Ben bir Marti Olsam...






Brenna Mac Crimmon Toronto`da yasayan bir Kanadali.

Turkulerimize tutulmus. Hikayesini buradan okuyabilirsiniz.

Tuesday, May 22, 2007

Cal, Oyna, Eglen...Hayat Kisa!



Yugoslavya - Karlovac- Dubovac /Agustos 1975

Muhtemelen Osmanli`dan kalma tarihi bir binayi cok guzel bir restoran-bar yapmislar. Bir yaz aksami, henuz hava kararmamis, yemyesil agaclarin icinden annem, babam, kizkardesim, teyzem, enistem, kuzenler ve kim olduklarini hatirliyamadigim birileri daha buram buram tarih kokan tas binaya yuruyoruz. Ici cok etkilemiyor, beyaz ortulu uzun bir masada gulusmeler, konusmalar, catal bicak, muzik sesleri icinde yemek yendigini, uzun surdugunu hatirliyorum sadece. Bir de yemek bitip eve donecegimizi dusunurken de hep birlikte bircok merdiveni inip tas duvarli, los isikli, yine masalarin oldugu muhtemelen binanin mahzeni gibi bir yere indigimizi. Bundan sonrasini hic unutmuyorum zaten.

Bir sahne, sahnede birkac kisilik orkestra ! Hafiften hafiften caliyorlar. Masada surekli kadehler tokusturuluyor. Los isik, hafif muzik, yemek ve gec olan saat kacinilmaz uykuyu getiriyor, ne zaman gidecegiz ki diye dusunup uyuklarken masada bir kipirdanmalar, gulusmeler dikkatimi cekiyor, babami orkestranin yaninda iclerinden biriyle konusurken goruyorum. Merakim uykuyu kaciriyor. Sonra gulerek masaya gelip oturuyor. Ben olayi cocuk kafamda cozmeye calisirken, muzik hareketlenmeye basliyor. Babamin ayaga kalkip gomleginin kolllarini kivirisini seyrediyorum yine merakla. Muzik iyice hareketleniyor, tempo artiyor, bana da cok tanidik geliyor, ne ki derken babami sahnenin ortasinda goruyorum. Evet muzigi cikariyorum, Rus halk sarkisi Kazachok bu. Evde 45 lik plakda dinledigimiz sarkilardan biri. Babam kollarini gogsunun ustunde birlestirip hizli ayak hareketleriyle, arada diz cokup kalkarak masalarin arasindaki kucuk dans pistinde benim hayatimda gordugum en guzel gosteriyi yapiyor! Diger masalarda oturmus, ortamin agirligiyla agirlasmis insanlar tempo tutmaya, isliklar calmaya, kadeh tokusturmaya basliyorlar, babam daha da cosuyor, aslinda en cok o egleniyor. Dansi kendisine. Bitirdiginde bende uykudan eser yok, masaya dondugunde hayranlikla bakiyorum ona. Coskusu, nesesi yasadigi surece beni hep hayran birakti zaten.
Yugoslavya`da gecirdigimiz iki aylik tatile ait unutamadigim bircok aninin icinde en cok aklima gelen o gecedir.

Gecen Hafta, cuma gecesi restorandaydim. Hani daha once calistigim restoran. Artik bir iki gece gidebiliyorum, ama cuma aslinda gunum degil. Ozel bir gece diye. Yogun ilgi yuzunden her ay bir kere yapilan Istanbul Gecesi`nin ikincisi. Kanun, ney, ud esliginde soylenen canli muzikte yemeklerini yiyen Kanadali hepsi. Bazilari bu yaz tatile Turkiye`ye gidiyormus, artik sasirmiyorum, eskiden Turkiye`nin nerede oldugunu bilmezlerdi, simdi kulturunu ogrenmeye calisiyorlar, corbada tuzumuzun oldugunu bilmek iyi geliyor, bir tv programi icin restoranda cekilen, yemeklerimizi, kulturumuzu anlatan kisa film gectigimiz haftalarda defalarca yayinlaninca merak edeni artti, ne guzel. Gecen iki yaz zamani da Globe and Mail`de iki onemli yemek kose yazari (John Allemang ve Joanne Kates) yemeklerimiz hakkinda cok guzel seyler yazmislardi, bir akina da o donemler ugramistik. Neyse.

Iste cuma aksami canli muzik, yemekler, raki, sarap icmeler, kivrak kivrak salonda dort donen dansoz bile kanlarini hareketlendiremedi bu sefer. Diger gecelerde bir iki masada Turk, Ermeni, Yunan falan olur, muzigin coskusundan yemeyi, icmeyi birakip ortaya atarlardi kendilerini, hatta sonra Kanadali olanlari bile kolundan, pacasindan ceker, oynatirlardi bir guzel. Onlardan yoktu bu hafta ve ben de babamin kizi degilim, ortaya atlamalik hic durumum olmaz ne yazik ki. Haliyle bol coskulu muzikte sadece yiyip icen, tepkisiz oturan bir ahaliyle geceyi bitirdik. Ve ben yine babami ve o geceyi hatirladim.


*Fotograf: Stari Grad Kalesi, Dubovac

Monday, May 14, 2007

Ki ki ki, kok o ko, gulu gulu gulu gulu, vak vak vak...

Türkçede üç çeşit ki vardır:

*Bağlaç olan ki
*Sıfat yapan –ki
*Zamir olan(ilgi zamiri) –ki

Bağlaç olan ki daima ayrı yazılır.
Sıfat yapan –ki ve zamir olan -ki eklendiği sözcüğe bitişik yazılır.

Dilimizdeki bu üç farklı -ki yi birbiriyle karıştırmamak için şu pratik yöntemleri uygulayın.

*Cümle içerisinde -ki’den sonra –ler çokluk ekini getirebiliyorsanız o –ki zamir olan –ki’dir.
Ayrıca zamir olan –ki’nin bir ismin yerini tuttuğunu ve genellikle zamirlerin üzerine geldiğini de unutmayın.

---Arabam bozuldu , seninki(ler)ni kullanabilir miyim?

---Onunki(ler) seninki(ler)den daha iyi olmuş.

Görüldüğü gibi cümle içerisinde –ki zamirinden sonra -ler ekini getirdiğimizde cümlenin yapısında herhangi bir bozukluk meydana gelmiyor.Öyleyse bu –ki’ler ilgi zamiridir.

*Sıfat yapan –ki de sıfat tamlaması kurar. Sıfat yapan –ki her zaman bitişik yazılır.Pratik olarak önündeki isme “hangi” sorusunu yönelterek bulur ve diğer –ki’lerden ayırt ederiz.

---Sokaktaki çocuklara sahip çıkmamız gerekiyor.(Hangi çocuklar?)

---Sınıftaki öğrenciler dışarı çıksın.(Hangi öğrenciler?)

Görüldüğü gibi sıfat yapan –ki’yi alan sözcüğün hemen önündeki isme hangi sorusunu yöneltebiliyoruz.Öyleyse bu –ki sıfat yapan –ki’dir ve eklendiği sıfata daima bitişik yazılır.


*Bağlaç olan ki ise daima ayrı yazılır.Diğer ki ekleriyle karıştırmamak için cümleden çıkartırız, cümlenin yapısında ciddi bir bozukluk olmuyorsa o ki bağlaç olan ki dir.Ayrıca bağlaç olan ki’nin daha vurgulu söylendiğini de göz önünde bulundurmak gerekir.

*Duydum ki unutmuşsun gözlerimin rengini.(Duydum unutmuşsun gözlerimin rengini)

*Sen ki dünyalara değersin.(Sen dünyalara değersin.)

*Şimdi anlıyorum ki o yaptıklarım bir hataydı.(Şimdi anlıyorum o yaptıklarım bir hataydı)

Görüldüğü gibi bağlaç olan –ki cümleden çıkartıldığında cümlenin anlamında bir daralma olsa da yapısında ciddi bir bozukluk olmuyor, öyleyse bu –ki’ler bağlaçtır ve daima ayrı yazılır.

NOT:

Mademki,halbuki,oysaki,çün,sanki… sözcüklerindeki ki ler bağlaç olmasına rağmen kalıplaştığı için bitişik yazılır.

kaynak

Wednesday, May 09, 2007

Sabah Hallerimiz !



Yaz gunu erken kalkmalari seviyorum ben. Sevmesem de kalkmam lazim o ayri. Sabahin korunde gun isigini gormek, kapiyi, pencereyi acip da o tatli serinlikle birlikte ciceklerin birbirine karismis kokusunu icime cekmek iyi geliyor. Gune baslamanin ilk uc dakikasinda hazirlanan kahvenin kokusu da yayildi mi eve, aman degmeyin keyfime. Sabah sporu yapiyorum oturdugum yerde! Hani her gun bol bol esnetin vucudunuzu diyorlar ya, hani streching dedikleri. Benim de oylesi isime geliyor, biliyorsunuz ben oyle bir-ki, bir-ki yoramam kendimi !

Once kocayi ise yolcu ediyorum, sonra bir kahve doldurup bir iki blog dolaniyorum, sonra cocuklari uyandiriyorum. Yarim saat fazla uyuyorlar kisa gore, zira okul otobusunu yakalama telasimiz yok artik, ben goturuyorum, biraz gec cikiyoruz. Kistan sonra bir t-shirt, bir pantolonla sokaga cikmak ne buyuk keyif, neydi o montlar, sapkalar, kar pantolonlari... ter atiyordum resmen onlar kapidan cikarken. Simdi gule oynaya sallaniyoruz, hafifledik ya !

Arabada ilk is bir radyo kanali ayarliyoruz. Hepimiz Daughtry seviyoruz, kanallardan birinde denk geliyoruz cok gecmeden, ne cok da caliyorlar onu, Spiderman-3 de soyledigi icin degil, onceden de caliyorlardi. Ya da gunluk sehir haberlerine takiliyoruz.

Okul otobuslerinin vizir vizir dolandigi saatler. Arkalarinda durup bekleyerek 5 dakikalik yolu 15 dakikaya cikartiyoruz, olsun, oyalanmayi seviyoruz zaten. Okulla ilgili anlatilmamis anilar o 15 dakikaya birbirleriyle yaristirilarak, sigdiriliveriyor. Okula yaklastigimizda bisikletle giden oglan korodan, annesinin yaninda yuruyen at kuyruklu kiz siniftan birinin arkadasi cikiyor. Digeri tanidik yuz aramaya cama yapisiyor, buluyor, eller sallaniyor. Cocuklari ve annelerini yaya gecidinden gecirmeye gorevli kadin stop isaretini kaldiriyor, trafik duruyor, ne kadar genc bu seferki, halbuki ben 60-70 lik tontonlar gormeye ne cok alismistim !

Okulun bahcesine girerken ,cocuklari indirmeye sirali arabalarin kaldirim kenari kuyruguna takiliyoruz, gorevli ogretmenler kapilari acip, cocuklarin inmesine yardimci oluyor, sabah sabah gulumseyen, selamlasan insanlar gormek de iyi geliyor. Neyse ki kisa suruyor selamlasip gulusmeler de arabanin icinde yerlere serpilmis su siselerinden, biskuvi kagitlarindan, kitaplardan olusan daginikliga takilmiyor gozleri. Utanir miyim ki. Yooo! Ben her zamanki gibi cocuklu ev, cocuklu araba daginik olur tesellimle icimi ferah tutuyorum zaten.

Lara ve ben gidenlere el sallayip, sonra ne yapacagimizi kararlastiriyoruz, eve donmek ikimizin de icinden gelmiyor, gezmek istiyoruz. Yaz geldi ya...

*** Gunun aksami Lara gunun yorgunluguyla ogle uykusunu sarkitmisken, arkadasim kendi cocuklari ve cocuklarimi sinemaya Firehouse Dog goturmusken, kocam alisverisdeyken, ben de yorgunluk kahvesi icerken sabah hallerimizi yaziverdim, birkac gun daha diyet yazimi en basta gormeye tahammul edemiyecektim zira :) Tembellestim ben, tembellestim yazmaya. Yok, yok, kendime de haksizlik etmiyeyim, vakitsizim, kendime vakitsizim !

Sunday, April 29, 2007

Yiyelim, Yiyelim, Zayiflayalim !


Bir beslenme diyeti uzerine ozendirici seyler yazacagimi dusunmezdim, zira son yillarda bildigim tum vakitlerin tum diyetlerine muhalefetim vardi (pek cogunu denemisligimden). Beslenme aliskanliklari degismeli derdim baska birsey demezdim. Hala ayni seyi soyluyorum ama fazla kilolardan diyetle biraz kurtulmak, boylece moral bulup o sagliklisiyla degistirilmis beslenme sekline devam etmek gayet iyi geliyor dogrusu.

Peki, hangi diyet ?
Her diyet herkese olmaz malum, hele bir kibrit kutusu kadar peynir lafi benden uzak dursun, hic oyle disiplinli seylere gelemem. Ac kalarak diyet yapamam, lahana suyu falan icemem, haplara prim vermem, kalori sayabilirim ama sayinca da kafamda hep diyette oldugum, sevdigim seyleri yememem gerektigi dusuncesi stres yapar, daha cok mutfakta dolanirim. Spor yapmayi sevmem, mesela yurume bandi ustunde dakikalar gecmek bilmez, bosa vakit geciriyorum gibi gelir, zaten biraz zorlaninca da birakirim, pek kiymetli yani bu can !

Tatli seyler yemeyi severim, sabah gozumu actigimda mesela. Kahvemin yaninda, bilgisayar basinda, tv karsisinda, araba surerken... Gecenin yarisi... Hamur isi seyler severim. Yani karbonhidrat da karbonhidrat. Megerse bir Dusuk Karbonhidrat Diyeti varmis, cok da meshurmus buralarda da ben bilmezmisim. Gordum de ogrendim. Gozlerime inanamadim, soylemislerdi ama hic tahmin etmemistim boylesini. Nasil da vermislerdi o kadar kiloyu 2-3 ayda. Ac kalmadan, spor yapmadan... Hic kendime bicmedim baslarda, ben diyet yapamam ya ! Ama sonra "simdi bir gayret kurtulmazsan ee ne zaman olacak bu! " deyip kendime, baslayiverdim :)

Sasirtici sekilde gayet iyi gitti, kendimi bu kadar disipline sokabilecegimi bilmiyordum. Ama itiraf etmeliyim ki isi istikrarli bir sekilde surdurebildiysem sebebi koca destegidir. Destek de nasil? O da yapti benimle ;)

Diyetin adi Atkins Diyeti.

Internette Turkce, Ingilizce cok bilgi var. Taraftar olan, karsi olan bir dolu makale. Bu diyeti yapan insanlarin siteleri, forumlari var. Bir o kadar yapmayin diyenler de cok. Meshur mu meshur yani.

Diyetin temelinde ilk iki hafta yenilenlerden en fazla 20 karbonhidrat alabilme siniri var. Icinde karbonhidrat olmayan seyleri catlayana kadar yiyebiliriz ! Meyve yasak icindeki seker yuzunden. Diyetlerin bastaci elma yok demek yani bu. Sonra havuc da yok, onda da cok seker var. Bezelye, patates gibi karbonhidratli sebzeler de yok. Sut yok, yogurt yok. Yumurta elmayi eleyerek bu diyette baskoseye kurulmus vaziyette. Omletlerin her turu, ustelik bol yagda bile mubah ! Arkadasim zaman icinde menulerde yaraticiligi artiyor insanin demisti, dogruymus, ilk gunler ne yapsam derken, ogrendikce zorlanmiyor insan.

14 gunden sonra gunluk karbonhidrat miktari artirilarak devam ediyor bu diyet. 35 karbonhidrat kilo vermenizi devam ettiriyor mesela. Temel dusuncede gunluk 70 karbonhidrata kadar alindiginda kisi kilosunu koruyor, bu rakam asagiya inince kilo veriliyor, yukarisi kilo aldiriyor.

Karbonhidrat alinmayinca vucutta ne oluyor ? Enerji veren karbonhidratlar oldugundan, olmadiginda enerji icin vucut stokdaki yaglari kullaniyor. Karbonhidratli yiyecekler acikmayi cabuklastirdigindan (insulin salgilattigi icin) yoklugunda cabuk acikilmiyor. Hattta proteinli yiyecekleri cokca tuketmek gun icinde enerjiyi artiriyor. (Artti gercekten de )

Ne yedim peki?
Cok iyi bir urun paket okuyucusu oldum kisa surede.
Hangi urunun bir diliminde, bir kasiginda kac karbonhidrat var bilir oldum.
Mayonezde karbonhidrat yok mesela. Bir dilimi 7 karbonhidrat olan kahverengi ekmeklerden buldum ve icine beyaz tavuk eti salamindan koyup, mayonez surup bir ogle yemegi cikariyordum yanina her turlu yesil salatayla. Aksam yemeklerimizi dusuk karbonhidratli menulerden yapiyordum. Tavuk, et, balik, sebze, salata cesitlendirmeleri... Dusuk karbonhidrat demek, bol protein demek. Zaten bu diyet uzerine yazilan elestiriler fazla protein aliminin uzun donemde vucuda zararlari uzerine.

Biz dort hafta yaptik ve kilo verdik. Sadece vucuttan su atmak degildi, gitti gitti :) Stressiz, ac kalmadan , isin eglencesine kacip becerdik bu isi galiba. Ve simdi dusuk karbonhidratli sekilde beslenerek oyle boyle devam ediyoruz, mutfak dolaplarimizdaki bir cok seyin icerigi, goruntusu degisti bu arada, renkler kahverengilesti, yulafli, cavdarli, kepekli urunler artti. Sebze yemeklerimiz cesitlendi, mesela brokolinin soslanip firinda kizartilmis halinin ne lezzetli oldugunu bilmiyordum bu yasa kadar !

Ama kolay degil dogrusu bu diyet, pembe pembe gorunse de. Ilk gunler cok cok zorlandim. Ben sigara icmem ama nasil nikotin bagimlisi olur insanlar, ben de tatli bagimlisiymisim feci. Ama iyi bir kesif sugarfree tatli sakizlar ilac gibi geldi. Bir de yapisal dusuk tansiyonluyum, ondan mi bilmem, ikinci gun bayilmak uzere oldum bir an, korktum. Tamamen sekeri kesip, alternatifleri henuz bulamadigim donemdi. Stevia o donemin kesfidir.

Uc, dort hafta goz acip kapayana kadar geciyor ! Gercekten hem insan hafiflediginden, hem de protein alimindan daha dinc, aktif oluyor. Sonra zaten az az karbonhidratlar giriyor menulere. Ama iyi karbonhidrat var, kotu karbonhidrat var malum, secmek lazim, zira kilo vermeye devam isteniyorsa toplam 30-40 karbonhidrat olacak. Un, seker, pasta, borek yerine bakliyattan, tahildan almak akillica olani. Yemegin yanina bir kasik bulgur, arada yenilen bir iki dilim meyve menuleri zenginlestirmeye yetiyor bile . Piyasada dusuk karbonhidratli yemek kitaplari var tonca. Ama isin icine girince onlara bile gerek kalmiyor.

Falan, filan...

Bir diyet icin bu kadar da uzun yazilir miymis ! Yaziliyormus :)

***Bu diyete baslamadan once doktor tetkiklerinin yapilmasi, doktor gorusu alinmasi onemli. Bu diyete baslayanlardan hastanelik olanlar duydum. Ve tabii konu hakkinda cokca arastirilmali... Ben sadece citlattim konuyu :)

Sunday, April 22, 2007

Biz Sezonu Actik !

Bu memeleketin bahari yok ne yazik ki :(
Kardan, ayazdan sonra birden yirmi uc dereceyi goruverir insan dun oldugu gibi, montlar savrulur, t-shirtler, sortlar gecirilir uste bir telas, sokaklara dokulunur, kacmasin gunes! Biz de malum parklara dokuluyoruz !

- Bisikletlerin lastiklari sisirildi mi?
-Tamam
-Kovalar, kurekler kondu mu arabaya?
-Tamam
-Kasklar, patenler, frisbee, toplar ?
-Tamam
Bakayim benim cantam da tamam mi? Yara bantlari, sapkalar, yedek kiyafetler, su, kurabiye... Kesin birseyler unutmusumdur ya neyse, ilk gun bu.

Enerjileri de bitmek bilmiyor.
Erken de kalktilar ustelik.
Ogle saati Cansu bir saat basketbol oynadi.
Ustune bir bucuk saat de yüzdüler.
Haliyle oyle de aciktilar ki eve kadar sabredemediler, bir Pizza Pizza da solugu aldik. Yolda gelirken park, park, park ! diye baslamislardi zaten, eve girer girmez de hazirliklara basladilar.
-Ben kahvemi icmeden surdan suraya adim atmiyorum ! dedim sonunda. Ama ikinci fincani icemeden dustuk yollara !

Eve donebildigimizde saat sekiz bucuktu. Lara dizindeki bir kucuk yarayla, Tolga kolundaki bir siyrikla gunu bitirdi sükür bu seferlik.

Donusteki yikanma, yerlesme, yeme, icme faslina hic baslamayayim, okurken yorulmayin :) Ben bile yattigimda saat ondu. Halbuki Freedom Writers `i seyredecektim, yapamadim :(

Evet, biz sezonu actik !

Thursday, April 19, 2007

Cok Gelismis Ulkenin Trafik Canavarlari !

Ogle saati Canadian Tire`dan alacaklarimi alip ciktim, tam arabaya girip oturmustum ki wooooov diye kuvvetli bir gaz kökleme sesi duydum. Nedir, n`oluyor derken bir araba otemde parketmis eski bir Cadillac benzeri araba son surat geri gidip, arkada parketmis gicir arabalardan birine onunden bindirdi, göcen araba hizla firlayip yana uctu, hersey saniye hizinda oldu, bitti.

Bitmemis. Sofor vitesi ileri alip bu sefer yine gazi kokleyip geldigi yere dogru roketledi kendini ve beton direge bindirecek diye yuregim hopladiginda baska bir arabanin yan kapisini siyirarak diregin onunde zink diye durdu.

Ben gorduklerimin saskinligini atamadan etraftan kosmaya basladi insanlar. Arabanin etrafina dolustular, sofor tekrar arabayi calistirmaya ugrasiyordu, etrafindaki kalabaliktan, seslenenlerden hic orali degildi, kapisi kilitliydi, acamiyorlardi da. Stop ! diye bagiriyordu artik insanlar. Durdu ve bakti sükür, acti kapisini yavasca indi arabadan. Hic konusmadan ve yuzunde en kucuk bir ifade belirmeden yavasca cantasindan gozluklerini cikarip, yine yavas adimlarla arabasinin arkasina gidip, birsey olmus mu diye inceledi.

Ben bu ulkedeki yaslilarin yaslarini tahmin edemiyorum. Tahminlerimden hep daha yasli cikiyorlar, bu sofor teyze de bence en az 70 vardi, anlayin yani belki de 80 di. Ve trafikde araba surme hakki var !

Kanada nufusunu ucgenlersek, alt taban yasli nufusu. Cok fazlalar. Ve yasli, bir hayli yasli cidden. Bizim ulkenin yasli denileninin yasi genc sayilir burda ! Kisi basi dusen araba sayisi da cok gelismis ulke boyutunda malum ve vizir vizir trafikdeler bu tonton teyze ve amcalar.

Ve durum cidden korkutucu. Ya biz o gaz, fren pedalini karistiran, ayaginin basma refleksini ayarlayamayan teyzenin arabasinin arkasinda cocuklarla alisveristen cikmis, yuruyor olsaydik :(

Olayin sonrasini bilmiyorum, gec kaliyordum, ayrildim ordan. Ama moralim bozuldu. Yollarda trafigi yavaslatmalarina alistik ama boylesinin olabilirligini gormek urkuttu resmen. Belki de araba surmeye yas siniri getirmeliler ama oyle bir durumda da tontonlar yuruyus eylemine gecerler kesin !

Wednesday, April 18, 2007

Fala Inanma, Falsiz da Kalma !


Dun kestirme yol olarak kullandigim sokagin kosesindeki Tim Hortons dan kahvemi alip yola indigimde yine o kucuk evin onunde dibdibe parketmis birbirinden luks arabalar gordum, gecen sefer gorduklerimden baskaydi, o zaman da merak etmistim. Etrafta genelde kucuk dukkanlar vardi, baska da eve benzer bir yer yoktu. Sonra gozum kapiya yakin bir tabelaya ilisti: PSYCHIC. Medyummus meger her kimse icerideki. Bu dunyanin her yerinde boyle demek ki. Gelecekten haber veren ragbet gorur :)

Yillar once Kanada`ya tek basima geldigimde bir pazar gunu spiritulizmle ugrasanlarin kiliselerinden birine gitmistim. Meraktan !
Kalabalikti. Ustelik haftalik bir dergi bile cikariyorlardi. Ve her ay bir medyumu konuk ediyorlardi. Benim gittigim gun Margaret Thatcher`a benzeyen yaslica bir kadindi medyum, dunyayi mi ,Kanada`yi dolasiyormus hatirlamiyorum ama birkac gunlugune gelmis sehre, bana denk geldi. Hastalara, olulere dualarini ettiler. Konusmalar yapildi, medyum bu surede kosesinden ellerini hristiyanlar gibi gogsunun ustunde birlestirmis ince ince insanlari suzuyordu. Sonra beklenen an geldi ! Medyum oturanlarin icinden bazilarini isaret edip, hayatlarina ,geleceklerine, hatta olenlerine dair haberler vermeye basladi. Hayret nidalari, cigliklar, aglamalar. Neler neler. Bana da buraya geldigimin haftasinda trafik kazasinda kaybettigimi ogrendigim arkadasimin yerinde iyi oldugunu soyleyince aglayanlara ben de katildim tabii :( Ulkeme donup, okulumu bitirmemi soyledi, iki ders kalmisti universite diplomami almama gelirken ve geri gitmeyi dusunmuyordum . Ama dondum ve bitirdim !
Sonra isteyenlere healing seanslari yaptilar. Ben de istedim. Ilginc bir tecrubeydi. Birisi bana dokunmadan , vucudumun etrafindan gecrdigi elleriyle ustumdeki fazla enerjiyi toplayip, gidip suda ellerini yikadi. Rahatladim !

Dogu Ergil, fakultede ilk sene Sosyal Psikoloji dersimizin hocasiydi. Toplumsal bir konuyu ele alip, arastirmamizi sonra da sunum yapmamizi, siniftakilerin sorularini cevaplamamizi istemisti. Ben de falcilarin hatta buyuculerin toplumsal boyutunu irdeledim bir guzel,cok da eglendim, Ankara`da nerde falci var dedilerse caldim kapilarini :) Bu sektorde donen paranin coklugunu o gunlerde ogrendim. O yuzden buranin medyum kapisi oldugunu anlayinca, onundeki dizili yuz binlik arabalara hic sasirmadim. Ben de gitmek istiyorum. Meraktan !

Benim donem donem calistigim buradaki bir Turkish Restaurant`da her ayin ilk cumasi Istanbul Gecesi yapiliyor. Musterisi cogunlukla yabanci. Cunku Turkler menudeki yemekleri evlerinde daha guzel yaptiklarini dusunuyorlar :) Kanadalilar yemeklere bayildiklari gibi, bu Istanbul gecelerine rezervasyon icin bir ay onceden aramaya basliyorlar. O geceler de canli kanun, ud, ney esliginde Turk muzigi dinleyip, dansozle kalkip kivirmaya calisip, raki icmeyi denemeye bayiliyorlar. Ama eminim gecenin onlar icin en keyifli zamani, falcinin masalari dolasip kahve fincanlarinin kara lekelerinden geleceklerini anlattigi saatler :) Bizim mutfagimizin burada buyumus, citi piti ben yaslardaki ascisi basina taktigi bandanasi, beline doladigi etrafindan singir singir pullar sallanan esarbi ile tum ilginin odagi oluveriyor gecenin sonu. Sonraki gunlerde falcimizin ev adresini ogrenmeye arayanlarla basetmekten yorgun dusuyoruz, cikiyormus megerse ne soylerse ! Aman aman diyor, soylemiyoruz tabii :) Neyse, asciliktan bikarsa hic olmazsa isi hazir, cok daha fazla kazanacagi kesin :)

Iste o donem odevi zamani sinifin karsisina 'yok, inanmayin arkadaslar!' diye ciktim. Ancak bin kiside iki kisi telepati yoluyla karsisindakinin dusuncesini okuyabilirmis. Hele gelecegi bilebilmek diye yokmus birsey. Gelecekle ilgili soylenenler cikiyorsa biz cikarttiriveriyormusuz ! Denilene yoneltiyormusuz kendimizi.( Ya da annemin dedigi gibi alinyazisi ! )

Gecmiste bana fal bakanlar arasinda soyledikleri yuzunden cok net hatirladigim bir tarot falcisi, bir de kahve telvesi falcisi var. Dusunuyorum da yasayacagim ulkeyi okyanus otesi secmemi, kendimden kucuk biriyle evliligimi, evlilik yasimi, uc cocuk yapisimi, hayatim boyunca sectigim islerin okul diplomamla ilgili degil de insan iliskileri uzerine olmasini onlar soyledi diye mi yaptim yani simdi ben !!!

Friday, April 13, 2007

O`nu Anlatmali !




1925’de bir yaz gunuydu.
Izmir Kordonboyu’nda Ataturk’e tahsis edilen evin mermer sofrasinda buyucek bir sofra etrafinda toplanmistik. Iciliyor ve konusuluyordu. Kordon uzerindeki kapilar ve pencereler acikti. Halk ust uste yigilmis, iceriyi ve bizi seyrediyordu.

Basyaver Binbasi Rasuhi kalkti, pencereleri ve kapiyi kapattirdi. Gazi Mustafa Kemal, nicin kapatildigini sordu. "Halk bakiyor da onun icin" dediler. Gazi, kapilarin ve pencerelerin kanatlarini actirdi ve sofrayi kapiya yaklastirdi. Kadehini birkac defa kaldirdi. Halkin serefine icti. Disarida bir alkis tufanidir koptu.

Vakit ilerledikce halk dagilmaya basladi. Nihayet kimse kalmadi.
Pasa “Rasuhi Bey” dedi.
“Haydi simdi davet edelim bakalim kimse gelir mi? Halkin seyrinden, merakindan degil, ahlaksizligindan, kuskunlugunden korkmali. Simdi onlara Mustafa Kemal iciyor, sarhosun biridir derlerse, evet, biz onu gorduk, baska neyi, ne gunahi var, bize onu soyleyin derler. Ve beni mudafa ederler!” demisti.

(Nukte ve Fikralarla Ataturk-N.A.Banoglu)

Thursday, April 12, 2007

Kayisi Cekirdegi






Agacindan kayisilari toplar, bir guzel yedikten sonra biriktirdigim cekirdeklerini kirar, icinden cikan tatli tatli bademleri yerdim. Kayisiyi o bademler icin severdim. Megerse ne cevhermis bu cekirdekler de bilmezmisim !...

Dunyada en fazla B17 vitamini bu cekirdeklerde varmis. Yuzde yuz onluyormus her cesit kansere yakalanmayi.Yakalananda da ilerlemeyi durdurup, tumorun kuculmesini sagliyormus. Bu tespit yeni degil, 35 sene oncesinden. O gunden beri de arastirmalar, klinik calismalar devam ediyormus.

Gunde 7 kayisi cekirdegi yiyen asla kansere yakalanmazmis. Hergun portakal yiyen iskorbut olmaz, her gun B vitamini alan pellegra olmaz dendigi gibi.

Kayisi cekirdegi gibi bazi meyvelerin cekirdekleri bazi kulturlerde asil yenenmis. Abhazlar, Navajo kizilderilileri mesela. Ve o insanlarda kanser hic gorulmezmis.

Alternatif tedavilerle ugrasan bir tanidigim satiyormus mesela, dun aksam bir arkadas ziyaretinde konusu acilinca ogrendim. Zira oyle her yerde bulup almak kolay degil. FDA cig kayisi cekirdegini saglikla ilgili dukkanlarda satisini yasaklamis her nedense ! Ancak kurusu satilabilirmis ki onda da faydali olan butun enzimler kururken kayboluyormus zaten.

Ben vitamin raflarinda B17 ye rastlamadim, gogsunde ufak ufak pek cok iyi huylu tumor olan bir arkadasim, 'ne olur ne olmaz, kotuye donmesinler' diye internet uzerinden siparisle Meksika`dan getirtiyormus bu vitamini.

Bu B17 vitamini elmanin, seftalinin, kirazin, uzumun cekirdeginde de varmis ama onlari dogal yemek zor olur sanirim ! Hatta wheatgrassde de varmis (bugday cimi) Bu cimin suyunu bardagi 2.5 dolardan Amerika`da satiyorlar diye okumustum bir zaman.

Uzum cekirdegi zaten en kuvvetli antioksidan. Cok da populer. Aile buyuklerimizin hepsini duzenli olarak bu uzum cekirdegi hapini yutmaya endeksledim bile. Benim kutu da mutfak tezgahi ustunde, gozumun onunde olmayinca unuturum haplarimi almayi ben hep. Bu uzum cekirdegi tansiyon acisindan onemli. Kan basincini dusuruyor ayrica kan dolasimini da duzenledigi icin kalp krizi riskini azaltiyor. Internette cok detayli bilgiler var, ben citlatayim dedim :)

Velhasil hazine degerinde seyler bu cekirdekler. Kayisi cekirdekleri bana yakin organik gida satan bir markette varmis, nette gordum, bir bakacagim bugun, yarin ... Turkiye`de pazarlarda doluymus yalniz, kilosu da 5 Lira`ymis. Burda $20 !

***Kayisi cekirdeginde ( hatta seftali, elma gibi diger meyvelerin cekirdeginde) siyanur varmis, fazla yenirse (ozellikle aci olani) zehirliyebilirmis. Sanirim o yuzden gunde 7 tane yeyin, ayrica ilk gunlerde birer ikiser baslayip ilerleyen gunlerde yediye cikarin diyorlar. Ve tabii mutlaka doktorunuza da danisin !

Wednesday, April 04, 2007

Escher ve Rob Gonsalves



Bu resim ilk gencligimde yillarca odamda, calismaya basladigimda da ofisimde asili kaldi. Hic bakmaktan bikmadim. Babamin hediyesiydi, Escher`in kim oldugunu ilk bu resimle (Still Life and Street/ 1937) merak ettim.

Bu hafta kendime kitap secerken, Escher`in calismalarinin yer aldigi The World of M.C.ESCHER `i gordum, baktim, baktim, birakamadim, aldim geldim.

Hani bakilir da bu resmi su ressam yapmis denir turunden becerim yok benim, merakim olmamis ama bazilari var iste dikkatimi cekmis. Ben grafik eserler seviyormusum anlasilan. Matematik, geometri sevmemle ilgili belki.

Escher matematikcilerin dogdugu yer denilen Hollanda`da dogmus, cizmeyi hep sevmis, babasi mimarlik okuluna git demis, gitmis, sevmemis ama grafik cizimde yetenekliymis ve ona devam etmis, isabet olmus :) Uzun sure Italya, sonra Ispanya, Sicilya, Isvicre derken gezmis de gezmis, gezdikce cizmis, cizdikce cizmis, iste benim cok begendigim seyler boyle cikmis ortaya. Escher`i bilmeseniz bile gordugunuzde cok tanidik gelecek meshur calismalari var. Waterfall(1961), Bond of Union(1956) Relativity (1953) ...

Escher de solakmis Vinci gibi, Michelangelo gibi, ben gibi :)

Bir de yakinlarda kesfettigim Kanada`li Rob Gonsalves`in cizimleri var, gormelisiniz mutlaka, Escher`vari ciziyor, Escher`den 60 yil kadar sonra dogmus, calismalari renkli. Ben siyah beyaz olani ayri severim eski aile fotograflari gibi ama Gonsalves`in renkli resimleri de Escher`in siyah beyazlari kadar muhtesem, hatta daha mi guzel ne :)

Evet evet ben grafik resim seviyorum, en cok da onlara uzun uzun bakmayi seviyorum, bikmam, hic bikmam :)

Tuesday, April 03, 2007

Dut Agaci !


Henuz uc aylik hamile arkadasimin cani karpuz istemis dun, 'sanslisin, hersey her mevsim var artik' dedim. 'Sorma, aslinda canim dut istiyor da...' demez mi ! 'Iste o zor. Can erigi hatta cagla istesin canin, bulunur ama dut cok zor'. Hatta farkettim ki Ingilizce`sini bile bilmiyormusum. Mulberry imis.

Mulberry Dut cocuklugumun anilarinda en cok. Dedemin bahcesinde uc buyuk dut agaci vardi, hani Beypazari`nin meshurdur ya beyaz dutu, iste o dut agaclarindan. Kizkardesim ve ben daha cok kucucukken bile agacin tepelerine kadar cikar, dalindan kocaman kocaman dutlari koparir yerdik. Sonra inemez babami cagirirdik o ayri:) O uc agac, mevsimi geldi mi komsulara bile yeterdi. Agaclarin altina carsaflar gerilir, silkelenince agaclardan patir patir akca pakca koca koca dutlar dolardi iclerine birkac dakika icinde. Yaz gunu bahcede konu komsu sohbetlerine lezzet olurdu guzelim dutlar, oncesinde kirazlarin oldugu gibi !

Buralarda acaba agaci, ciftligi var midir bir yerlerde, merak ettim. Zira yaza dogru burada kiraz, cilek ciftlikleri dolar, tasar. Insanlar dallarindan kendileri toplarlar, yiyebildiklerini yer, istedikleri kadar da sepetlere doldurup, satin alir gotururler. Kiraz agacinin sarkan dallarinin altinda cocuklarin, merdivenin tepesinde bizim kiraz toplarken hallerimiz oldu mesela. Ama dutu bilmiyor cocuklar, hemen anlatmam lazim, bulmam lazim !

Omrumde carsidan dut alip yemedim ama ona bile raziyim. Acaba dut kurusu satiliyor mu Turkiye`de hala, dut gelmez de kurusunu soyleriz bir gelene belki ... Hani dutu gormek acisindan :)

Wednesday, March 28, 2007

Boylesini Gordunuz mu Hic ?



Yaz sonu. Gece yarisi restorandan eve donuyorum. Eve yaklasirken kestirme bir yola daliyorum, kestirme ve karanlik. Etrafta in cin top oynamasina ragmen, aliskanlik, yokus tepesi yol agzinda stop isaretinde duruyorum. Tekrar hareket ettigimde karsima bakarken ilerde binalarin ve agaclarin hemen tepesinde omrumde gormedigim kadar buyuk bir isik topu goruyorum. Oyle kocaman ki. Iyice yavasliyorum. Ufo goren insanlarin saskinligiyla fotograf makineme bakiniyorum ama cantamla birlikte arka koltukta, uzanamiyorum. Cok buyuleniyorum, cok. Oyle olaganustu guzellikte ki... Doga ustu bir olayin nadir taniklarindan oldugumu dusunuyorum o an!
Megerse olurmus da ben bilmezmisim. Ay yanilsamasi denirmis. Benim gibi karanlik bir gecede, ay dolunayken, ufuk cizgisine yakin bir noktada gorme sansi olan herkes bu muhtesem manzarayi gorebilirmis. Keske denk gelseniz...

Monday, March 26, 2007

Domates, Biber, Patlicaaan....


Kucucuktum, yaz gunleri dedemlerin mahallesine hemen her sabah ayni saatlerde atli arabasiyla sebzeci gelir, ayni sarkidaki gibi domates, biber, patlicaaan diye bagirir, ellerinde kaplariyla komsular ve biz arabanin basina ususurduk. Guzelim domatesler, biberler, uzumler, seftaliler arabacinin elindeki cift gozlu terazide iki yana salina salina tartilir, biz cocuklarin eglencesi olurdu. O arada at bir kisner, korkar dagilirdik. Sebzelere, meyvelere hatta cicegin her turlusune pek aliskindi biz cocuklar, bahcelerimizde cogu vardi ama at arabacidan yine de alisveris yapilirdi. Atli arabali sebzecilerin yerini mikrofonlu kucuk kamyonetler alinca, isin biz cocuklar icin defteri kapandi. Ama sokakta cinlayan sebze sesleri dun gibi kulagimda hala. Simdi yazi mujdeleyen sicak havalar ve hergunun 'aksama ne pisirsem' dusuncesi bana o gunleri hatirlatti yine. Her sene oyle olur, ben sicaklarla birlikte domatese, bibere, patlicana dayanirim.

Bu memlekette yok oyle 'yaz geldi ,yaz sebzesi cikar artik' durumu. Hersey her mevsim var. Aslinda hic bir yerde kalmadi sanirim mevsimsel yemeler. Organikti, hormondu derken… Ama benim menuler mevsimselligini koruyor bir yandan. Gunesi gordum mu aklima dusen sebzeler, meyveler var kisin hic canim cekmez mesela. Kuru fasulye de kisin kralidir acikca, ama yazin yuzunu goren olmaz evde.

Burada oyle guzel kemer patlicanlar yok maalesef. Cogunlukta koskocaman, icleri cekirdekli. Italyan patlicani diye satiliyor kucukleri. Bir de acik mor renkli, ince uzun Cin patlicanlari var cekirdeksiz.

Yesil biber meselesi de uzucu. Yok oyle Beypazari`nin citir kucuk tatli yesil biberleri gibi biber. Benzeyeni de cok aci. Dolmalik biber bile yok, kocaman koyu yesil kalin mi kalin kabuklu tombul biberler var ancak. O yuzden dolmalarimi carliston biber benzeri olanlara yapiyorum, oluyor.

Iste yaz gelirken benim menuler de renklendi. Favorilerim belli.

* Kozde kizarmis patlicanlar, biberler, domates, sogan ve sarimsakla, mis gibi zeytinyagli, limonlu bir salata ve yanina kizarmis her cesit tavukla…

* Bol domatesli, biberli, soganli ve vazgecilmezim sarimsakla Imambayildi ile Bulgur pilavi, cacikla…

* Saksuka ! Kup kup dogranmis, kizarmis patlican, kabak, biber, patates. Ustune domates sos ve sarimsakli yogurt ve yanina adinda pilav olan herseyle.

Biraz ocakbasinda oyalayan seyler ama, olsun :)

Friday, March 23, 2007

Ama Ucaga Biniyorlar !



Toronto Pearson Havaalani dis hatlar kapisinda gozlerim annemi yakalamaya calisirken denk geldim onlara. Ne kadar degisiktiler digerlerinden. Kiyafetleriyle Kucuk Ev`deki Ingalls ailesine benziyorlardi.Griler, siyahlar icindelerdi. Kadinlar uzun etekli, baslarinda bebek bonesi gibi cene altindan baglanan sapkalar vardi. Erkekler sapkali, uzun sakalliydilar ama biyiklari yoktu. Cok sarisindilar, piril piril mavi gozlere denk geldim. Cocuklar da gunes gibiydiler, sari sari. Kizlarin saclari uzun mu uzundu. Ben annemi unutup onlara dalmisken, yanimdan gecip gittiler.

Gecen aksam bir kanalda gecen sene Pensilvanya`da kasabalarinin okulunda olan katliamla ilgili belgeseli seyrederken hatirladim onlari yine. Okulda 11 kiz cocugunun kafasina ates edip, intihar eden adam da onlardandi. Okulun ogretmeni silahli adamin okula girdigini ancak, kacip 1.5 km. kosup gittigi yerdeki telefondan polise bildirebilmisti, okulda telefon yoktu cunku !

Onlara Amish deniyor.

Elektrik yerine gaz lambasi, isinma icin odun atesi kullanan bu insanlar televizyon, radyo, telefon kullanmayi da reddediyorlar. Araba yerine at arabalari suruyorlar, ciftcilikle ugrasiyorlar.

Dunyada 180 bin civari olduklari soyleniyor, Hollanda kokenliler, 17. yy sonu itibariyle dini inanislari nedeniyle toplumdan uzak yasamayi secmisler, Avrupa`dan Amerika ve Kanada`ya gelmisler, Kanada`da benim yasadigim eyalet Ontario`da ve Manitoba`da yerlesmisler.

Çiftliklerde yasiyorlar, toprak disinda yun ve dokuma isleriyle de ugrasiyorlar. Cocuklar 8. sinifa kadar matematik, okuma-yazma gibi basit derslerden oluşan bir eğitimi, tek bir sınıf içinde alıyorlar. Sonrasında, günlük yaşam pratiklerine katılarak eğitimlerini topluluk içerisinde devam ettiriyorlar. Erkek çocukları ticareti kız çocukları ise ev işlerini öğrenebilecekleri, el becerileri geliştirebilecekleri bir yaşamı tercih ediyorlar. Ev, onlar icin cok onemli. Basit dosuyorlar, onemli olan temiz ve islevsel olmasi. Toplumlarinin birlikteliginin kendileri icin en onemli guvence oldugunu dusunduklerinden, devletin sosyal guvencelerini de kabul etmiyorlar.

Dusunuyorum da gunumuz kosullarinda ne zor birseyi basariyorlar. Kuresel isinmaya cozum uretileri hergun sayfalarca cikiyor karsima nette. Biz ne yaptik peki? Ancak evin ampullerini az enerji harcayanlarla degistirdik. Tv yi dugmesinden kapatmayi hatirlamaya calisiyorum her seferinde ama cokca da unutuyorum. Acik isik birakmamaya, suyu az kullanmaya gayret ediyorum. Alisverislerimde naylon poset almamaya, kendi alisveris cantami kullanmaya calisiyorum, bazen unutuyorum. Bu kadarcik sey bile gunluk aliskanliklar icinde zorluyor. Ama daha fazlasi olabiliyormus iste bu devirde, Amishler yapiyor.

Dunya elden gidiyor, Amish`lesebilsek keske !

Thursday, March 22, 2007

Illusionist


Son gunlerde kendime ayirabildigim zamana tek bir bir film sigdirabildim, Illusionist.

Adi yuzunden. Hep sevmisimdir sihir oyunlarini. Cocukken Zati Sungur`un bir kitabi vardi elimde dolanan. Icinde iskambil numaralari cokcaydi. Iskambil kagitlarini da hep sevmisimdir zaten. Oyle gosterilerde gozlerimi dort acarim nasil yapiyorlar diye ama simdiki zamane sihirbazlari asiyor beni, ne mumkun anlamak, ustune ustelik numara oldugundan bile suphe ediyor insan, var bu adamda birseyler var diyor. Benim adamim David Blaine. Gosterilerini izleyen bilir, ben onun icin diyorum mesela var biseyler bu adamda diye !

Filmi de sevdim. Edward Norton`a Eisenheim rolunu cok yakismis buldum. Senaryoyu begendim, gosterilerin her birini merak dolu bakislarla teorikde bu is nasil olur ki diye dusunerek izledim, hele portakal agaci meselesini en az mufettis kadar merak ettim. Kisaca keyif aldim cok, seyredilesi bir film kesin derim, hani ne seyretsem diye kararsizsaniz su aralar...

*** Bu arada James Randi Educational Foundation, her hangi bir paranormal,doğaüstü yeteneği olan insanlara bunu kanıtlamaları dahilinde 1 milyon $ teklif ediyormus. Gelin bize gösterin gücünüzü, büyünüzü yahut ezoterik yeteneğinizi, kapın 1 milyon $'ı diyormus... Başlangıç testini henüz kimse geçememiş !

Friday, March 02, 2007

Hepsi Merkur`un Sucu !

Cevrenizdekilerle iletisim problemleri yasiyorsaniz,
Kafaniz, duygulariniz karmakarisiksa,
Ak deneni kara, karayi ak anliyorsaniz,
Kafanizdan geceni soze, yaziya dokemiyorsaniz,
Hayatta durdugunuz noktayi birdenbire sorgulama moduna gectiyseniz,
Birseylerin yolunda gitmedigini dusunuyorsaniz,
Hafizaniz zorlaniyorsa,
Plan yapamiyor ya da planlarinizi gerceklestiremiyorsaniz,
Tembelseniz, hatta cok tembelseniz,
Gitmek isteyip bir turlu gidemediginiz yerler, ugramak isteyip bir turlu ugrayamadiginiz dostlar varsa,
Halledilmesi gereken kagit isleri birdenbire oldugundan karmasik gorunup yaklasmak istemiyorsaniz,
Bosvermisliginiz arttiysa,
Ic hesaplasmalarinizla bogusuyorsaniz...

Endiselenmiyelim !
Bizden kaynaklanmiyor !
Gececek, az sabredelim !

Hepsi Merkur`un sucu ! Su aralar, daha acikcasi 14 Subat- 8 Mart arasi geri gidecegi tuttu. Bu sene bundan baska iki defa daha geri gidecekmis. Aman hazirlikli olalim ! Isleri bozan belli.

Merkur geri gitmiyor tabii. Durmuyor hatta. Gezegenlerin boyle keyfi halleri yok, astrologlarin isi boyle bir kozmik yakistirma. Gezegenler arasi yorungesel, donussel birseyler olunca Merkur geri gider gibi gozukuyormus, golge oyunu gibi, hepsi bu. Ama insana etkileri pek golge hali gibi degil, hissedilir turden.Bir de her geri gidiste degisik bir burca takiliyormus, etkiler de o burca gore degisiyormus, muamma yani, bir bilene sormadan anlamak huner.

Ama degismeyen en onemli etki, bu donemlerde baslanan isler bitmiyormus bir turlu. Aksilikler ust uste geldi dedigimiz turden bir donem her biri. Ben mesela 14 Subat`tan beri elime aldigim hic bir kitabi bitiremedim, 10 sayfadan sonra devami gelemedi bir turlu. Benim acimdan onemli bir konu. Kesin Merkur`un oyunu !

Korkumdan baska hic bir ise kalkisamiyorum ! Belki de korku degil tembelligimdir. Oyle hissediyorum su aralar. Hevesim yok hic bir seye. Dusuncelerimi sabitliyemiyorum. Ben karisigim, durum karisik. Belki de bir cesit depresyon durumu. Depresyonlar islerin aksi gitmesini de saglar mi bilmem. Tartisilir. Ama ben sorumlulugu Merkur`e yukledim bile, 8 Mart`tan sonra hayatim duzene girecek, ben normale donecegim :)

***Duyurulur : Bir dahaki Merkur geri hareketleri 16 Haziran- 10 Temmuz, 12 Ekim- 1 Kasim tarihleri arasi. Aman dikkat !

Monday, February 26, 2007

Babel


Dun gece Oscar`lar 79. defa dagitilirken benim de bir adayim vardi.
Meksikali Gonzales`in yaptigi film: Babel

Bir kitaba baslarken, hani ilk sayfa feci yakalar da, yemez icmez okur bitirir insan… Beni yakalamadiysa kitap evin muhtelif yerlerinde surunur de surunur, ne kadar meshurmus, bilmem kac kisi ovmus anlami olmaz pek. Filmler de oyle. "Babel" da bir gece herkes uyuduktan sonra, kendime ait vaktimin cerezi olarak seyretmeye basladigim, yaridan sonrasini ertesi gune birakmayi planladigim bir filmdi, olmadi, feci kapildim, gozlerime batan ignelere, oturdugum yerde gerilimden dort donmeme ragmen, sonunu gormeden birakamadim. Sonra da vucudum hemen gevseyemedi, kafamin ici bosalamadi, uyuyamadim... Neydi o oyle !

En iyi film, en iyi yardimci kadin oyuncu ( hem de iki aday, Meksikali bakici ve japon liseli kiz ), en iyi muzik ve birkac sey icin daha adaydi ama Oscar`i sadece muzigiyle aldi.Olsun ! Cok etkilendigim filmler icine girdi yerlesti bile. Filmin sahneleri hala kuvvetle gozumun onune geliyor. Hal boyle olunca ben illa gorulesidir bu film derim de derim artik.

Thursday, February 22, 2007

Stevia Rabaudiana




Diyet dendi mi herkesin vazgecmekte en cok zorlandigi birsey illa ki vardir, benimki hep yazdigim gibi malum, tatli seyler :)

Kahvemi, cayimi sekersiz icmekte zorlanirim, icmeye icerim ama keyif almam… Yani benimki seker bagimliligi hali... Yani oyleydi, zira son birkac aydir sekerle kavgalarimda ciddi anlamda ben galip cikiyorum. Tahilli, az kahverengi sekerli kekim gibi seyler uydurup, sekere istahimi kesmeyi beceriyorum.

Yalniz pek de hosuma gitmeyen birsey yaptim su son birkac ayda. Suni tatlandirici kullanmaya basladim kahveme, cayima :( Icinde aspartame olmayandan neyse ki. Ama biliyorum ki yine de zararli. Yani bile bile… Ama diyet iceceklere yaklasmiyorum. Hic isim olmaz. O kadar tombul hallerimde bile yuz cevirmisken … Tabii hep aspartam korkusundan. Bu kadar zehir olan bir maddenin, sektordeki donen buyuk para yuzunden yasaklanmamasina cok kizginim ustelik. Zehiri yutup, birilerinin cebine para yolluyor insanlar…

Megerse cozum gozumun onundeymis ! Algiyi acmak lazimmis ! Artik suni tatlandiriclarla da isim yok. Gonul rahatligiyla sekeri atiyorum cayima, kahveme, keyfime bakiyorum ;)

Yuzyillardan beri Guney Amerika`da tatlandirici olarak kullaniliyormus. Guarani denilen yerliler yapraklarini kurutup, yerba male denilen caylarina ve baska caylara da seker olarak koyuyorlarmis. Onlarin adina kaa jhee yani tatli ot dedikleri bu bitki, benim yeni sekerim Stevia . Stevia rebaudiana. Yapraklari dunyadaki tek kalorisiz, karbonhidratsiz dogal tatlandirici yerine kullaniliyor. 1/4 tatli kasigi cekilmis yaprak ( ve ya cekilmeden tum tek yaprak ) bir tatli kasigi sekere esit . Kullanimi guvenli bir bitki olusu sayisiz bilimsel yaziya konu olmus. Stevia, sekerin aksine hazmedildiginde ensulin salgilamiyor ki diyet niyetinde olanlara onemli bir konu bu. Cunku sekerli yiyecekler ensulini gereksiz yere salgilatip, bizleri aciktiriyorlar !

Daha onemlisi, Stevia Guney Amerika`da yuzyillarca ilac olarak kullanilmis. Cunku yapraklarinda kan sekerini duzene koyan magnezyum, potasyum, cinko, manganez, b3 vitamini gibi onemli besinleri tasiyormus. Haliyle sagladigi faydalari yaziyor da yaziyor kaynaklar. Kan sekerini dusuruyor, idrara cikmayi artiyor,kan basincini azaltiyor,kan damarlarini genisletiyor,bakterileri, virusleri, mantarlari olduruyor, iltihaplari azaltiyor, dis curuklerinin olusumunu engelliyormus...

Avrupalilar Stevia`yi 16. yuzyilda Guney Amerika`dan gelen Ispanyalilar sayesinde ogrenmis. O gunden beri Avrupa ve Asya`da uretiliyormus. Japonlar da uretime gecmis. Hatta Japonya ve Brezilya Stevia`yi yiyecek katkisi olarak onaylamislar. Amerika`da bitki bilimciler Stevia yapragini diyabet , yuksek tansiyon ve enfeksiyonlar icin oneriyorlar. Ama en cok tatlandirici olarak kullaniliyor. Stevia, Turkiye`de de seker otu olarak biliniyor.

Kanada`da uretimi yapiliyor ve tatlandirici olarak piyasada satiliyor. Ben de aldim :)Kutusunda da aynen yaziyor, Kalori :0 Karbonhidrat : 0 Daha ne isterim :) Biraz C vitamini var icinde o kadar. Yine de kutusunu kose kose didikledim. “Mide ve bagirsaklarinizda bir rahatsizlik olusur, basagrisi, bas donmesi hissederseniz kullanmayi birakin” diyor. Kan basinci azaltici ozelligi nedeniyle bas donmesi olabilirligi dogal geliyor. Ustelik ben hep dusuk tansiyonluyum, bas donmesine hazirliyorum kendimi. Sonra “ragweed ailesine ait bir bitki oldugu icin allerjik bunyeliler dikkat etsin” diyor. Ragweed ailesi denen papatyagiller ailesi. Polenleri cok olur onlarin, alerji yaparlar, ondan sanirim. Ve hamileler ve emzirenler kullanmasin, tansiyon ilaci icenler de doktora danissin...

En guzeli de bu Stevia, keklere, pastalara, kurabiyelere bir guzel seker yerine eklenebiliyor. Internet olculerle, tariflerle dolu. Posetlenmis degil de teneke kutuda satilani var mi bakacagim, ondan sonra beni mutfaktan cikarabilene askolsun ;)

Stevia`nin yapraklari tazeyken de her turlu sicak icecegin icine atilarak tatlandirici olarak kullanilabiliniyormus. Kendim de yetistirebilirim sanirim, cok su isteyen, gunesi seven bir bitkiymis. Hallederim. Tozu icin de yapraklari kopartip, karanlik ve rutubetsiz bir yerde kurutmak, sonra da ogutmek lazimmis. Isten bile degil ! Onu da hallederim :)

Sonra da isi ticarete dokermisim. Eh, hayirli bir is olur ,boyle guzel otu bulmusken :)

Tuesday, February 20, 2007

Mujde ! Ilk Cemre Dusmus... Isinacagiz !

Cemre, kor halindeki ateþ demekmis. Bahari mujdelermis. Once havaya, sonra da bir hafta arayla suya ve topraga dusermis.Zamani da hep ayni. 19-20 Subat`ta havaya, 26-27 Subat`ta suya, 6 Mart`ta topraga... Dunyanin mevsimleri degisiyor cigliklari icinde bu kesin soyleme inanasi gelmiyor ya insanin, neyse ! Her cemre dustukce de sýcaklýk artiyormus.

Nerden de cikmis bu cemre dusmesi?

Konuya bicilen bir suru soylem var.

Eski zamanda, kis geldiginde kuzeyde ve ic bolgelerde yasayan Arap kabileleri , ovalara inip uc buyuk cadir kurarlarmis. Birine at, deve neyse buyuk bas hayvanlari, digerine keci, koyun ,tavuk kucuk baslilari, ortadaki cadira da coluk cocuk kendileri yerlesirmis. Her bir cadira cemre dedikleri atesleri yakarlar, kis boyu sondurmezlermis. 20 Subat geldi mi atlarin, develerin cadirindaki atesi, 27 Subat`ta kucuk kafa hayvanlarin cadirinin atesini, 6 Mart`da da kendi cadirlarinin atesini sondururlermis, zira bu tarihlerde havalar isiniyormus ! Sonra da cadirlari soker, eski duzene gecerlermis.O zamanlar Mart kapidan baktirip, kazma kurek yaktirmiyormus anlasilan.

Anadolu`nun cemresi gokte yasayan bir delikanliymis. Dunyayi merak edip gelmeye karar vermis, havaya dusmus once, ordan bir kiz gormus, asik olmus. Suya atlamis, yikanmis, topraga gecip sevgilisine kavusmus. Ask havayi isitmis, bahari mujdelemis.

Baska halk inanislari da var yine masalvari. Poyraz`la Lodos`un kavga etmesi gibi. Var da var...

Isin bilimsel yonune hic dikkatli bakmadim bile, var bir aciklamasi ama... Duzen bu kadar alt ust olmusken... Ben Arap kabilelerden geldigine inandim bile bu cemrelerin, masallari sevsem de...

Cemre `nin ne guzel anlami varmis, kulaga da pek hos geliyor. Bir cocugum daha olacak olsa, isim diye dusunurdum :) Her ne kadar inceligiyle bizim ailenin isim uyumuna aykiri olsa da !

Monday, February 19, 2007

Kacak !



Grundig marka buyuk bir televizyondu. Yanda ust uste uc dugmesi vardi, ilki acma kapama, ikincisi ses icin, ucuncusu de aydinlatma karartma icin. Hepsi o kadar. Eve geldigi gunu de hatiliyorum, 2-3 yasimda olmaliyim. Babaannem ve dedemle oturuyorduk o yillarda. Kosedeki, onunde surgulu camdan vitrini olan kucuk bufenin ustune yerlestirilmisti, senelerce de orda durdu. Yaninda kalan kucuk boslukta da siyah, cevirmeli, ahizesi bir hayli agir siyah telefon vardi hep. Kucuk bufeyi de siyah agir telefonu da dedemle babaannemi kaybettikten sonra, esyalari ihtiyaci olan bir uzak akrabaya giderken ben aldim hatira. Bir de kirmizi haliyi. Kirmizi sevdam hep varmis demek ki. Evlendikten sonra, bufe onarilip cilalanip oturma odamiza yerlesti, hali da yere. Anilarima hala cok tutkuluyum. Ben mi onlari, onlar mi beni birakmiyor bilmiyorum.

Dun gece kanallar arasi, ekinezya cayimi bitirme suresince dalabilecegim keyifli bir sey ararken gecmisten tanidik bir isme rastladim. Richard Kimble ! Iste o siyah beyaz televizyonun hayatimiza girip, yasam bicimlerimizi donusu olmayan yolun baslangicina soktugu gunler geldi aklima. Cok kisaydi yayin saatleri .Belki aksam 7-9 arasi. Tam hatirlamiyorum. Ama yayin baslamadan ekranda gorunen goruntu ayari icin denilen o kocaman yuvarlak sekli, simdi bile cizebilirim sanki. Sonra Istiklal Marsi ile acilirdi. Baslamasini kac dakika onceden oturup bekledigimizden iyi biliyorum. Kapanis zamani Can Akbel`in haber programi Gune Bakis kalmis aklimda. Ve yine Istiklal Marsi. Sonra da radyo acilirdi galiba. Yaz aksamiysa bahcede sohbetle devam edilirdi gec saatlere kadar.

Iste Richard Kimble ve Kacak dizisi benim degil ama o gunun yetiskinlerinin hayatina tum heyecaniyla dusmustu. Cuma aksamlari miydi ? Sanirim. Her cumaydi cunku seri halinde devam ediyordu. Simdiki bilgilerimle biliyorum ki 1963-1967 yillari arasi 120 bolumluk bir seri olarak cekilmis. Ama sanirim biz izleyebildigimizde yillar sonrasiydi, ben `67 de dogduguma gore...

Karisini oldurmekle suclanip olume mahkumiyet giymis bir kucuk kasaba doktoru Richard Kimble`in , karisini olduren tek kollu adami arayarak, ayni zamanda pesinden hic yilmadan gelen muffettis Gerard`dan kacip gizlenerek, isim, kilik degistirip sehir sehir dolastiginin konu edildigi bolumler. Oynadigi aksamlar baslamasindan once evinde televizyon olmayan komsularimiz gelirdi, cay onlar gelmeden demlenmis olur, dizi baslamadan servisi yapilirdi ki dolanan, ses eden olmasin ! Kalabalik olurdu o aksamlar, biz cocuklar icin bir kenarda sessizce oturmak zorunda olsak da kalabaliktik, bir aradaydik, paylasiyorduk, heyecandi bizim icin. Hala sevdigim sey...

Yasim kacti hatirlamiyorum ama diziyi takip edecek aklibasindaliktaydim ki hatirliyorum hala. Richard Kimble`in sakin, agirbasli, akilli karakterini cok sevmistim herkes gibi. David Jannsen cok yakismisti role .Yillar sonra Harrison Ford`u Richard Kimble rolunde seyrettigimde onu da yakistirdim role. Tommy Lee Jones da tam mufettis Gerard olmustu. Ben ikisinin de her filmini cok sevdim zaten. Dun gece daha once seyrettigim halde yine keyifle bastan sona seyrettim filmi. " The Fugitive" (Kacak) filmin adi. 1993 yapimi. Sadece reklam aralarinda kalktim, acele acele dislerini fircaklattim cocuklarin, obur reklamda yatirdim ,optum kokladim, obur reklamda aciktim diye gelen Lara`ya bir parca kek verdim, obur reklamda cayimi tekrar doldurdum, obur reklamda kocama ilk Kacak dizisini ve anilarimi anlattim ( yazmaya da karar verdigim an ) zira benim Kacak seyrettigim zamanlarda o henuz dogmamisti. Film boyunca bilgisayarin basindan goz ucuyla seyrediyormus, sonuna dogru koltuga gecti heyecanla.

'93 te cevrilen Kacak, dizi degil film olusundan, haliyle daha farkli. Ama sanirim dizi sekliyle de cekilmis yakin bir gecmiste. Ona hic denk gelmedim, nedense merak da etmedim. Harrison Richard Kimble meshur bir damar cerrahi. Karisini tek kollu adam olduruyor ama ilkindeki gibi eve soyguna gelme sevbebiyle degil de...Anlatmiyayim. Ayrica oyle sehir sehir de dolasmiyor. Kisaydi haliyle ! Olsun, guzeldi, surukleyiciydi, Harrison yakisikliydi, daha onemlisi film bana cocuklugumu hatirlatti. Detaylari hatirlamaya zorladim beynimi. Nice cok sevdigim kisi birer birer gozumun onunden gectiler. Huzun, mutluluk karisti. Ben karistim. Gecmisten bir isim neler yapiyor insana ...

Friday, February 16, 2007

Kisa Gunun Kari !


Lara`nini okul saati 12.300 ile 3.00 arasi. Ana sinifina gidiyor henuz. Hergun gittigi soylenemez, gitmeli ama..! Bu kadar gun ortasi olusu pek cok zaman programlarimizi bozuyor, benim programlarimi dogrusu. Ogleden sonra bir yere gideceksem ya da bana biri gelecekse onu goturup alma saatleri dert oluyor. Ya da disarida iki satte bitiremiyecegim bir isim varsa o da geliyor benimle. Bir de gercekten soguk kis gunlerinde evde benimle kaliyor. O bayila bayila cikar da benim tembelligim. O havaya gore ikimizin giyinmesi bile kafadan 15 dakika. Arabanin karlarini temizle, isit, gotur, gel, soyun, iki bucuk saat icin buyuk is. Hani kacirdigi muhim bisey olsa yapacagim da...

O kadar kendi basina oynayabilen, kendisini oyalayabilen bir cocuk ki onun benim pesimde dolanmasi yerine ben onun pesinde dolaniyorum bana biraz yuz verir mi, bicir bicir konusmasiyla o buyumus kuculmus laflariyla bana birseyler anlatir da, daha o anlatirken ben dayanamaz onu minciklamaya baslayabilir miyim diye. Ama cocuklara cocuklarmis gibi davranmayin diyorlar, onun laflarinin ortasinda onu kucaklayip sarilmak, opmek opmek, koklamak haliyle sozunu kesmek biraz saygisizca oluyor sanirim bu durumda. O da zaten bu ayibimi yuzume vurmakta saniye gecikmiyor. Hele ki bir "sen benim duygularimi incittin" lafi var ki insanin ici eriyor, ben cocuguma alcak sesli bile kizamiyorum, gururu kiriliyor. Henuz 4 yasinda. Ama 4 yasindaki halleriyle 40 yasindaki bana cok sey ogretiyor, halbuki oncesinde iki cocuk daha varken. Ama on tane de olsalar "ben biliyorum bu cocuk meselelerini ! "demek buyuk hata. Ayni ana babadan olma ucu de oyle farkli karakterde ki. Oyle farkli tecrubeler yasattilar ki bana. Uzun hikayeler...

Iste bu 12.30- 3.00 arlasi saatler, Lara`yi okula biraktiysam, eve donmuyorum pek. Benim ozgur saatlerim. Her seferinde iki, uc alternatifle cikiyorum evden, Lara`yi biraktigim gibi bir tanesi kuvvetleniyor kafamda, direksiyonu o yone ceviriyorum emin sekilde. Mod durumu yani.

Alisveris modu halimdeyim. Ama ihtiyacim olan, adini koyupta ariyacagim seyler degil, gozumun gorupte icimin "bu benim olsun" dedirtecegi turden seyler. Oyle seyleri ikinci el esyalar ve kitaplar satan dukkanlarda buluyorum genelde, bir de baharda garage sale zamani insanlarin bahcelerine, garajlarina doktukleri esyalar icinde. Birilerinin artik sevmedigi, gozden cikardigi seyler bende hayat bulabiliyor. Benim de vazgectiklerim var, gormekten yorulduklarim ya da anisini sevmedigim seyler oluyor, onlar da birilerinin ruhunu senlendirsin diye goturup birakiyorum bu dukkanlara. Birisi "iste buydu istedigim" diye kapip alsin yeter ki !

Evime yakin bir tanesine gidiyorum. Neler bulmuyorum ki... Cok milletli bir ulkede yasamanin guzelliklerinden biri esyalarda yapildigi yer isimlerinin coklugunu gormek. Kimbilir hangi ulkelerden buraya yolculuk yapmislar. Kalemlerimi koymak icin seramik bir kupa buluyorum. Oyle sahane ki. Hand crafted yaziyor altinda. Brezilya`da yapilmis, ustunde kabartma yelkenli gemiler suzuluyor, arkada evler ve bulutlar var. Renkli degil, bej ve kahve rengi tonlariyla calisilmis, tam ahsap kitapligima uygun. Aliyorum. Hem de 2 dolar gibi bir paraya !

Gozum, elinde kahve fincaniyla oturan basortulu, uzun etekli yasli bir kadinin figurune gidiyor. Gordugum an cok seviyorum. Hemen rahmetli babaannemi hatirlatiyor, elinde kahvesiyle bahcesinde otururkenki hali geliyor gozumun onune. Ama huzunlu bir yuz, one egik bir omuz, belli ki cok yasli ama kahvesinden vazgecmiyor. Ben de oyle olacagim ! Aliyorum.

Ust uste yigilmis cercevlerin arasinda Norman Rockwell`in bir calismasini buluyorum. Ressamlar konusunda pek birsey bilmiyor olmama ragmen, onu iyi biliyorum, ayni gun dogmuslugumuz mu ona merakimi artirdi bilmem ama calismalarini yillar once ilk gordugum gun sevmistim, senelerdir de onun calismalarinin susledigi bardaklari topluyorum, bir kucuk koleksiyonum oldu. Norman Rockwell Muzesi gormek istedigim yerlerden biri. Olur birgun belki. Basinda hasir bir sapkayla Norman, oturmus resim yapan bir kizin arkasindan ayakta durmus resme bakiyor. Aliyorum.

Kitap bolumunu en sona birakiyorum. Orda kendimi kaybediyorum cunku. Lara`yi alma zamanima kadar orda vakit geciriyorum. Maeve Binchy`nin adini goruyorum kitaplarin icinde. Eilmi uzatip aliyorum, yanimda oldugunu kunustugunda farkettigim orta yasli, isildayan gozlu hos kadin, "cok guzel kitaptir okumalisin" diyor. Ona Tara Road`u, Evening Class`i okudugumu, cok sevdigimi soyluyorum, "Bu kitabi onlardan once yazdi, cok seveceksin" diyor. Butun kitaplarini okumus Maeve`nin. Kitabin adi " The Copper Beach ". Aliyorum.

Hizla goz gezdirdigim kelimeler arasinda Turkish kelimesini gormek yuregimi hoplatiyor. Hem de "A Turkish Book" diyor. Daha gecenlerde Chapters`da Turkish Cookbook aramisti gozlerim yemek kitaplari bolumunu dolasirken, bir tane bile yoktu, cok uzulmustum. Halbuki raflar her ulkenin yemek kitaplariyla dolup tasiyordu. Bu kitabin eski oldugu belli, yilina bakiyorum , evet, ilk baski 1987 !
Arto der Haroutunian yazmis. Kitapta aciklanmamis ama isimden Ermeni ismi oldugunu dusunuyorum. Kitabin tanitim bolumune Mehmet Emin diye birinin siirinden alintiyla baslamis;
" I am a Turk; my faith and my race are mighty". Anlamli geliyor. Sonra Turk tarihini bir guzel anlatmis ve yemeklere gecmis. Gercekten cok guzel bir kaynak. Dakikalar gecmis, ben kaptirmisim hala kitabi karistiriyorum. Onu da aliyorum.

Ve otlarin yemeklerde kullanimiyla ilgili bir kitap daha. Hani her gun tepsideki tohumlari fis fis suluyoruz, sonra o tohumlar buyuyecek, taze taze rosemary, kekik, tyme olacak, ben onlari yemeklere, salatalara koyacagim ya. Elimin altinda bir de kitap olsun diyorum, internet yetmiyor da !

Vaktim doluyor, gozum arkada kala kala kasaya gidiyorum. Bugun de bitti ! Ama eve vardigimda beni oyalayacak uc bes parca severek aldigim esyalarim oldu, kisa gunden elime kalan :)