Monday, June 07, 2010

Oyun!...





Cocuklarla hergun cocukluguma gidiyorum ben. Anneligin kitabi yok, cocuklugumdan kopye cekiyorum. Cok mutlu bir cocuktum neyse ki suruyle guzel anim var. Oyunlarin hepsi de dun gibi aklimda.

Camasir gunu sonrasi corap eslestirirken -ki bes kisilik ailede sayi kabarik! her seferinde aklima kardesimle yere serip de esini bulmaya calistigimiz kartlar geliyor mesela, cocuklar da seviyor, seriliyoruz halinin uzerine, bana da hafizami test etmeye firsat oluyor!

Erzak dolabinda geride kalmis bir kavanozu cekistirip cikartmaya calisirken yine cocukken digerini kimildatmamaya calisarak cekmeye calistigim mikado cubuklarini hatirliyorum sikca. Bir dukkanda gordugumde eski dosta kavusmus duygusuyla aliyorum.Sevdiler. Digerlerini kimildatmamanin puf noktalari bendendi tabii!

Kitapcida Cat's Cradle kitabi gordugumde sasirmistim. Cocuklugumda kendi uydurdugumuz birsey oldugunu dusunuyordum. Benim orgu yumaklarimi bu is icin cok harcadik, bilinenleri tuketip yeni yontemler bulmaya calisdik, ustune bir de kitabini aldik!

Ilkokul bese gectigim yaz ciddi bir ameliyat gecirmis, uzun sure hastanede kalmistim. Babam Milliyet Yayinlari'nin 'Kagit Katlama Oyunlari' kitabini getirmisti birgun. Hastanede ne kadar oyalamisti beni. Ogun bugun origamiyi severim, simdi de evde birkac origami kitabimiz, her daim renkli kagitlarimiz, degisik desenlerde kesebilen makaslarimiz var. Her cesit kusdan, bocekten masa sandalyeye cikartamadigimiz is yok, ustalastik!

Benim cocuklugum derken bahsettigim otuzbes sene oncesi. Monopoly o zaman da vardi. Insanin kardesi oldu mu en az iki kisiyle oynanacak oyunlar icin kimseyi aramaya gerek olmuyor ama biz dortluyu de kolayca kurardik arkadaslarla, basindan kalkamazdik saatlerce. Simdi bizim evin dorduncusu benim. Basladik mi biz de kalkamiyoruz basindan...

Rakamlarla oynamayi sevdigimden mi bilmem her turlu iskambil oyununu erken ogrendim ben. Hos, bizim evde iskambilin her turlusu cokca oynanirdi zaten belki de ondan. Elimizin altinda her zaman deste deste kagit olurdu. Annem, babam ve dedem bezik oynarlardi mesela. Annemin konken grubu vardi. Hala var. Aksamlari arkadaslari geldiginde oyle televizyona taklmazdi kimse. Sohbet ya masanin etrafinda kagit oynarken gecerdi ya da yenir icilir, sarkilar soylenir, eglenilirdi. Biz cocuklar da kendi eglencemizi bulurduk. En cok da 'Isim, Hayvan, Bitki, Sehir...'oynardik. Birisi acar kitabi bilmem kacinci sayfanin bilmem kacinci satirindan harf soyler, gomulurduk kagitlara digeri gormesin diye! Ben de bazen veriyorum ellerine kagitlari, beni en az bir saat kurtariyor yeni birsey bulana kadar...

Bir de atlas oyunumuz var. Kardesimle ben atlasdan ulke bulmaca, bayrakdan ulke bilmece oynardik. Gelenegi devam ettiriyorum. Odanin birinde duvarda koca bir dunya atlasi, antika bir kuremiz, birkac tane de atlasimiz var. Artik onlar da Ruanda'yi, Sri Lanka'yi cok dusunmeden gosterebiliyorlar!

Iskambile Pisti, Kaptikacti ile basladik ama onlar benim bilmedigim isimleri baska oyunlar da oynuyorlar. Bazen de oyunu birakip kagittan kuleler yapiyorlar ya da yapamiyorlar!

Ben kocaman yap bozlarin basinda saatlerce bikmadan bitirene kadar durabilen bir cocuktum. Hala cok severim, aldigim yap bozlari guya onlara aliyorum! Sabirlari cok yok, ama hepimiz bir olunca bitirmeden kalkmiyoruz, kaldirtmiyorum!

Benim buyudugum evde tavla turnuvalari da yapilirdi.Sadece erkekler oynamazdi ama ben dedemden ogrendim. Daha kucukken tavlanin pullariyla cicek desenleri yapardim icinde, sonra ustuste devirmeden dizmeye calisirdim. Biraz buyudugumde kardesimle dama oynamaya basladik. Tavlayi ogrenmem ilkokul zamanima denk gelir, o gunden beri de en zevk alarak oynadigim oyundur. Cocuklar tavlaya asinalar ama daha tam bilmiyorlar, dama, satranc, tavla ayni kulvarda gidiyor simdilik.

Evin icinde ciddi rakiplerim var! Bu cagin bir suru elektronik oyuncaklari.Dusmanca hisler beslemiyorum onlara ama cok sira gelmesin diye de kurnazliklar yapiyorum...Cocuk cocuktur ne de olsa, otuzbes senede cok sey degismiyor, aslinda benimkisi elektroniklesen dunyaya bir tepki degil cocukluguma ozlem biliyorum!

Tuesday, April 13, 2010

Afiyet mi?!...



Burger King’de bir cilekli milkshake icmeye mi karar verdiniz, buyrun asagida, afiyet seker bal olsun!!

Amyl acetate, amyl butyrate, amyl valerate, anethol, anisyl formate, benzyl acetate, benzyl isobutyrate, butyric acid, cinnamyl isobutyrate, cinnamyl valerate, cognac essential oil, diacetyl, dipropyl ketone, ethyl acetate, ethyl amyl ketone, ethyl butyrate, ethyl cinnamate, ethyl heptanoate, ethyl heptylate, ethyl lactate, ethyl methylphenylglycidate, ethyl nitrate, ethyl propionate, ethyl valerate, heliotropin, hydroxyphenyl-2-butanone (10 percent solution in alcohol), a-ionone, isobutyl anthranilate, isobutyl butyrate, lemon essential oil, maltol, 4-methylacetophenone, methyl anthranilate, methyl benzoate, methyl cinnamate, methyl heptine carbonate, methyl naphthyl ketone, methyl salicylate, mint essential oil, neroli essential oil, nerolin, neryl isobutyrate, orris butter, phenethyl alcohol, rose, rum ether, g-undecalactone, vanillin, solvent.

Birkac hafta once kizlari baska sehirde yasayan, yasit kizlari olan bir arkadasima iki gunlugune birakmistim. Almaya gittigimde arkadasim Lara ile aralarinda gecen konusmayi saskinlikla anlatti. Ogleden sonra hepsini carsiya goturmus, gezerlerken de Mcdonalds'a ugramislar birseyler atistirsinlar diye. Lara hem sasirmis hem heyecanlanmis ilk defa Mcdonalds'a gidiyor olmaktan dolayi! 'Oyle mi cidden' dedi arkadasim. Dedim 'dogru' bir yandan dusunerek, yedi sene olmus demek biz fast food restoranlardan ayagimizi keseli...

Fast foodlardan ote son zamanlarda bende ambalajli yiyecek, icecek fobisi de olustu, elime ne alirsam icerigini okumazsam olmuyor, gitgide de elime aldiklarimin sayisi azaliyor zaten. Okudukca, ogrendikce icime kasvet basiyor, kimya dersini sevmezdim zaten, simdi adini okumanin bile zor oldugu bir suru seyi yemek durumunda birakiliyoruz. Ama isin daha da kotu bir boyutu var. Yiyecegin icindeki herseyi ambalajda okuyamiyoruz bile. Zira cok buyuk buyuk beceriyle saklayabiliyor firmalar. Yuzsuzluklarine de 'lezzetimizin gizi, soyleyemeyiz' gibi bir de kilif biciveriyorlar. Becerinin adi aslinda buralarda natural flavors, Turkce'siyle dogal tatlandiricilar. Iste bu ad altinda firmalar canlari ne isterse koyuveriyorlar urunlerin icine.

Peru’da ya da Kanarya adalarinda, kaktusler uzerinde cokca yasayan, kaktuslerin kirmizi meyveleriyle beslenip kirmizilasan disi Dactylopius coccus Costa adinda bir bocek var. Bu boceklerin toplanip, kurutulup ogutulmesinin ardindan kaynatilmasiyla carminic asit elde ediliyor. Yarim kilosu icin yetmis bin bocek lazim! Iste bu asit pembe, kirmizi ya da mor renk versin diye iceceklere, cocuklarin bayildigi cilekli Danone yogurtlara, sopaya takili donmus meyve sularina, sekerlerin coguna, daha nelere nelere ekleniyor. Daha bilinen adiyla adiyla iste bu Cochineal ozu dogal tatlandirici kategorisinde! Ocean Spray'in pembe greyfurt suyunda bile var.

Amerika’da FDA firmalara dogal tatlandiricilari da etiketlerinde aciklamalari icin baski yapmaya basladi sonunda. Ozellikle vejateryanlar, koyu dinciler, allerjik hastaligi bulunanlar bu konuda bir hayli bastiriyor, bu dogal tatlandiricilarin ne oldugunu bilmek istiyorlar. Icinde etden, tavukdan, domuzdan , deniz urunlerinden gelen bir katki var mi diye rahatsizlar. Jelibon sekerlerlerin icindeki jelatin problem mesela domuz yagi hammaddeler icinde diye.

Urun uzerinde okuyabildigimiz katkilar ulkenin saglik prosedurunden gecip onay alindiktan sonra ancak etiketlere gecebiliyor ama dogal tatlandirici meselesi buyuk bir bilinmez. Ozellikle ilac firmalari bu katkilari uretiyor, bu katkilara aliskanlik yapan maddelerin kondugu da bilinmekle birlikte iste dogal tatlandirici adi altinda vucutlarimiza kakilip tikiliyorlar. Suni tatlandiricilar desem, hangi birini yazsam oncelikli bilemedim simdi ama aspartame dendi mi tuylerimin diken diken oldugunu soyleyeyim kesin!

Fast Food restoranlar ozellikle olfactory epitheliumumuza calisiyor. Koku ve insan meselesi aslinda tam cozulememis ama yediklerimizi secmede kokunun kuvvetli etkisini bilen firmalar haliyle bu isi bilenlere siparislerini veriyor. Bu fabrikalarin laboratuarlarinda isi bitmis, etiketlenmis cam kavanozlarin her birini gozunuzu kapatip da actiginizda kizarmis hamburger, kavrulmus sogan kokulari icinde kendinizi bir fast food restoranda sanip hemen acikabilirsiniz!

Bugun dunyadaki en buyuk tatlandirici, kokulandirici ureten fabrikalar Amerika’da. Cok buyuk alanlara insa edilmis, bacasindan surekli duman cikan bu yerlerde pek cok yiyecek, icecek markasi icin kimyasal tatlar, kokular olusturmaya binlerce beyaz onluklu calisiyor. Deneylerin sonuclarini gormek icin pizza firinlarinin, izgaralarin, milkshake aletlerinin yer aldigi kocaman fast food mutfaklari yapilmis. Tat laboraturlarinda hergun patates cipsleri, ekmekler, krakerler, kahvalti gevrekleri hatta kedi kopek mamalari icin yeni tatlar kesfedilyor. Pasta sekerleme laboratuvarlari dondurmalar, biskuviler, sekerler, hatta dismacunlari icin seferber. Icecek laboratuvarlari renklendirici ve tatladirici rengarenk parlak sivilarin oldugu siselerle dolu. Butun meyve sulari, gazozlu icecekler bunlardan nasibini aliyor.

Bu konuda cok mutsuzum! Kendi cozumlerimi uretip uygulamaya calisiyorum ama bu sefer de mutfakdan cikamaz haldeyim. Ambalajsiz alinan taze yiyecekden, meyveden, sebzeden bile supheliyim. Tarimin cok kuvvetli olmadigi Kanada'da da tum meyve sebzeleri her mevsim bulabiliyor olmak ancak icimi karartiyor, binlerce km. oteden gelen bu sebze meyveler nasil da raflarda piril piril, tazecik duruyor! Sirkeli suda yikamak yetiyor mu arindirmaya bilmiyorum?! Gecenlerde okudum, otistik cocuklar bilmem kac yuzde birken simdilerde Amerika'da altmisalti cocuktan biri otistikmis, cocuklar gunumuzde cok asi oldugundan asilarin icerigiyle iliskilendirmis bir makale, belki!. Ama gercekten her gecen gun yeni hastaliklar, yeni alerjiler cikiyor, her biri icin cozum ilaclara dayatiliyor. Yiyecek katkilarini ureten bir suru de ilac firmasi var. Bir yandan bozup bir yandan iyilestirir gorunup vurgunu mu vuruyor paragozler diye dusunuyor da dusunuyor insan!

Bu yazi bitmez ama benim mutfakda cocuklar okuldan gelmeden yapmam gereken bir suru sey var! Gitmeliyim...

Thursday, April 01, 2010

Ostara...Easter...Paskalya...


Lapis lazuliyi merak edip de Inanna'yi bilmeyen kalmamistir artik sanirim!
Sumer ask, bereket tanricasi Inanna, Sumerlerden sonra ortaya cikan Babillerde tanrica Istar olur. Inanna ya da Istar, iste bu capkin, hizli ve macerali bir hayat suren tanricanin meshur Gilgamis'a kadar nice sevgilisi olur ama tutar coban tanri Dumuzi ile evlenir. Mitoloji bu ya, evlilikleri cok catismali gecince Dumuzi yeraltina surgune gider ama sonrasinda her sene bir gun yeryuzune Istar'la birlikte olmaya cikar. O gun torenlerle kutlanir.

Istar, Eski Misir'da Osiris, Fenikelilerde Adonis, Hristiyanlik oncesi Pagan Avrupasinda da Ostara olur. Paganizmin ozu dogaya, doga guclerine saygidir. Dogayla ilgili her olayi izlerler. Yilda iki kere gun ve gecenin esit oldugu zamanlara ekinoks denir, marttaki ilkbahar ekinoksu doganin yeniden canlanmasina, dogurganliga, berekete isarettir. Bahar resmen baslar. Bereket tanricasi Ostara icin bahar ve bereket senligi kutlamalari yapilir. Ostara'nin kocasi gunes tanrisi da kis boyunca yasadigi yeraltindan cikip, karisi ile bulusur. Bu kutlamalar Ostara bayrami iken Hristiyanlik sonrasinda da Easter Bayrami olur ama dini bir anlam yuklenerek. Iste Isa'nin goge yukselmesi dusuncesinin temelinde en bastaki Dumuzi'nin yeraltindan yeryuzune yukselme olayi yatar.

Yumurta baharın müjdecisi ekinoksun sembollerinden biridir. Easter kutlamalarinda da semboldur. Yumurta bereket, cogalma anlami tasir denmekle birlikte aslinda dengeyi de temsil eder. Gecenin gune esit oldugu o anda yumurtanin dik durabilecegine inanilir. Yumurta dikey durdugunda yer ve gok dengededir. Ayrica Easter'da tutulan oruclarda hayvan eti yenmedigi gibi yumurta da yenmez. Yokluk zamanlarinda oruc zamani yumurtalarin biriktirilip cocuklara verildigi de soylenir.

Tavsan sembolunun Ostara'dan geldigine inanilir. Tavsan Ostara'nin totem hayvani denir. Tarih oncesi kavimlerde bu totem hayvanlarina cokca rastlanir, toplumlarla totem hayvanlari arasinda bir akrabalik olduguna inanirlar, Hunlarinki de kurttur mesela. Ayrica tavsan yil icinde en cok doguran hayvanlardan biridir, dogurganligi simgeler.

Soylemler, inanclar tarih icinde degise degise yerler bulurlar, simdilerde her ne kadar iklimler degisiyor gibi gorunse de insanin ilkbahar coskusu ayni kalir, bahari, bereketi, gunu, gunesi kutlamayi hic birakmaz. Birakmasin hic!

Biz de bugun itibariyle bahara girdik, yirmili sicakliklar basladi, hos ben Kanada'nin baharina cok guvenmem, Mayis'da kar yagmisligini bilirim. Olsun, keyfim kacmiyor yine de. Easter nedeniyle upuzun bir haftasonu tatilimiz var onumuzde, sicacik. Biz de kendi bahar senliklerimizi yapacagiz!

*Fotograf: Lara'nin okuldan getirdigi Ukrainian Pysanky Easter Egg.

Monday, March 22, 2010

Lapis Lazuli!...


Kaf Dagi'nin ardindaki ulkenin masallarini cok severdim cocukken. Hani agaclarindan meyve yerine degerli taslarin sallandigi, hayvanlarin konusabildigi, dillere destan guzellikde peri padisahi kizlarinin oldugu ulke. Ama cinlerin, yedi basli canavarlarin, cadilarin da oldugu... Buyudukce mitoloji masallarina dadandim. Peri padisahi kizlari yerlerini tanricalara birakti. En cok da Sumer tanricasi Inanna'ya... Mezopotamya'nin hemen her yerinde izine rastlanan guzeller guzeli, cazibeli Inanna, bereket ve savas tanricasi, ask tanricasi, guclu, bilge ve sevecen bir tanrica. Sümer kadınlarinin sevgilerini ve bağlılıklarını da sunduklari, dertlerine yardim istedikleri, şerefine kadeh kaldirdiklari kadin. Sadece kadinlar mi? Erkeklerin de saygı gösterdigi, bilgisine basvurdugu, bir o kadar da ofkesinden korktuklari tanrica. Zira tum sevecenligine ragmen hatayi gozunu kirpmadan cezalandiran Inanna. Capkin Inanna. Her begendigi erkekle ask yasayan tanrica...Sonraki yillarda Anadolu'da Kybele, Babil'de Istar, Roma'da Afrodit, Yunan'da Venus olan Inanna...

Lapis lazuli'yi ilk Inanna'yla okudum ben. Inanna'nin boynunu hep lapis lazuli tasindan yapilmis kolyeler suslermis, oyle ki bu tas Inanna'nin simgesi olmus. O yuzden bu tas bana kadinligin da simgesi gibi gelir. Binlerce yillik gecmisi olan, en cok Afganistan'da cikarilan degerli bir tastir lapis lazuli. Laciverttir, gece mavisidir, cok guzeldir cok. Kendisi ışık vermez ama üzerine düşen ışığı, parıltılarla yansıtır gökyüzü gibi, içindeki sari piritler gökyüzündeki yıldızlar gibi durur, bu yuzden 'gokyuzu tasi' da derler. Inanna'ya goklerin tanricasi da demeleri de bundandir.

Lapis lazuli eski medeniyletlerde kutsalligin da simgesi olmustur. Acilan mezarlardan lapis lazuliden yapilmis kutsal kabul edilen inek, okuz heykelcikleri cikmistir cokca. Kutsal Sümer öküzünun de nerdeyse her tarafi lapisdendir. Lapisin kimi kötü ruhları uzaklaştırdığı, insana ferahlık verdiği ve şifa getirdiği gibi inanışlara cokca rastlanir mitolojik masallarda. Eski Misir'da da krallar, kraliceler lapis lazuliyi cok kullanmislardir, mezarlarindan da bir hayli lapis lazuli cikmistir. Tutankhamun'un altin maskinda da gordugumde sasirmamistim.

Lapis lazuli tasimak zihinsel acikligi, derin dusunmeyi saglar, yaratıcı ifadeyi, iletişim yeteneğini kuvvetlendirir. Acik sozlulugun, iyi arkadasligin simgesidir. Ruh ve beden arasinda dengeyi saglar, kaygıyı azaltir, enerji verir.

Bunca bilinenden sonra insanlar arasi iliskileri her yonuyle eger bir tas simgeleyecekse o lapis lazuli olmali diye dusunuyor insan, en azindan ben! Rengi, gizemi, simgeledikleriyle cok ozel geliyor bana. Ilk okudugumda lapisden lapiska saclar cagrismisti aklima ilk. Tesaduf Tutankhamun'un karisinin mezari acildiginda onun lapiska saclarinin lapis lazuli taslariyla bezenmis oldugunu okudum sonra. Ayrica lazuli derken laz oglu dermiscesine lazogli geciyordu kafamdan, lazlari cokca andim haliyle. Acalya da bunca zamandir beni laz sanmis. Hakli dogrusu!
Bu arada Sumer tanricalari arasinda bir de Laz adinda tanrica varmis, demis miydim?!...

Friday, March 19, 2010

Kanada'da Ilkokul Meseleleri!...

Mart tatili bitmek uzere. Ilk defa bu sene tatil oncesinde karne almadilar, sonrasi alacaklarmis. Cocuklara stressiz, kisitlamasiz bir tatil mi amacladilar anlamadim. Bizimkisi tam akla estigince bir tatil oldu. Plansiz programsiz, saatlere takilmadan, gun oncesinden bile ayarlanmadan, kisaca ihtiyacimiz olan...Hava 14-15 derece ile en guzel surprizini yapti, arkadaslarini arayip havuzda bulustular, sonrasinda bisikletler, toplar ile parklara dolusuldu, topraga, camura bulasildi, aksamina ya evde ya sinemada patlamis misirlarla filmlere dalindi, gece yarisindan once yataga girilmedi, sabahlari da bir guzel uyunuldu...

Iki gun sonra okul telasimiz basliyor. Lara ikinci, Tolga dorduncu sinifta. Devlet okuluna gidiyorlar. Sabahlari yedinci siniftaki Cansu'yu kendi okuluna birakip gelip, digerlerini uyandiriyorum. Neyse ki okul saatleri farkli. Telassiz hazirlansinlar, lokmalar bogazlarina dizilmeden kahvalti etsinler diye okul otobusunun kacmasina izin verip ben goturuyorum okula. Okul otobusleri odedigimiz vergiler sayesinde ucretsiz. Cocuklari sokagin basindan toplayip goturup getiriyor. Gecen sene bir tanesi devrildiginde otobuslerde cocuklarin emniyet kemersiz oluslari gundeme gelmisti. Cok tartisildi, okul otobuslerinin guvenli oldugu, koltuklarin dizayninin bile bu amacla yapildigi soylendi, konu oylece kaldi.

Okula vardigimizda ogretmenlerin bizimki gibi her arabanin kapisini acip cocuklari ozenle indirmelerini seyrediyorum, gec kaldiysak siniflarina yakin indiriyorum, sinifin disinda kipirdamadan sinifa hoparlorden verilen milli marsin bitmesini beklemelerini izliyorum, aklima hep kendi ogrenciligmdeki sira sira dolustugumuz okul avlusu, okul kapisina cikan merdivenlerin kosesinde dikilip defalarca bagira bagira okudugum 'Andimiz' geliyor niyeyse.

Her seferinde indirirken beslenmelerini bitirmelerini, yemek zamani lafa, oyuna dalmamalarini, tenefuslerde oynarken dikkatli olmalarini soyluyorum, ama her seferinde soyluyorum! Bir ogle yemegi molasi, iki de atistirma molasi var. Tembihlemeler ucu isirilmis, bazen dokunulmamis yemeklerin sikca geri gelmesinden...Unuttum! Mesguldum! Ac degildim!... Okulda kantin yok. Sattiklari tek sey cikolatali sut, sicak gunlerde dondurmali sandvic. Gecen sene icinde cips, cikolata, gazoz olan otomat makinelerini kaldirdilar cocuklar yemesin, saglikli beslensinler diye. Gunluk harclik vermiyorum Persembe gunu haric. Persembeleri pizza var isteyene, onun disinda beslenme cantalari evde hazirlaniyor. Beslenme cantalarina ambalajsiz yiyecekler konsun, oyle olamiyorsa copler eve gitsin isteniyor. Mumkun oldugunca yeniden kullanilabilir kaplar, su kaplari olsun deniyor, dunyayi korumak icin tabii! En onemli yasak da icinde fistik, findik olan yiyecekler icin. Alerji meseleleri yuzunden. Ayrica sinifta birinin herhangi bir yiyecege mesela sut urunlerine alerjisi varsa krem peynirli sandvic bile hayal! Goturulmez, yenemez, yasak!

Okul acilirken ders kitabi almiyoruz. Halbuki alsak da ben o kitaplari cocuklugumdaki gibi kaplasam diye cok heves ediyorum! Kitaplari okul sagliyor, eve bile getirmiyorlar. Her sinifin kendi kitapligi, okulun da kutuphanesi var. Cocuklara kutuphane aliskanligi edindirmek icin birinci ve ikinci siniftakilere her hafta kutuphaneden kitap aldirtip, bir hafta sonra iade etmeleri geregini ogretiyorlar. Kaybolan kitaplari da odettiriyorlar!

Yilin basinda az bir para toplaniyor her aileden, cocuklarin defter, kalem, silgi, boya kalemi gibi okulda kullanacaklari malzemeler icin. Ayrica cocuklar icin bir ihtiyac listesi gonderiyorlar. Okullu cocuga evde ne lazimsa var listede. Kitap adina ise bir tek sozluk. Kirtasiye alisverisi benim tutkum, okulun acilmasinin en sevdigim kismi, o yuzden biraz hayalkirikligim var dogrusu!

Okula istedikleri kiyafeti giyebilirler. Saclarini istedikleri stilde yapabilirler. Kupe, bilezik, yuzuk takabilirler. Yalniz sinif icinde giyecekleri yedek temiz ayakkabilari olmasi zorunlu. Kirlileri koridorda dizili, temizleri giyip sinifa girerler. Esyalarinin uzerinde isimleri yazili olmali, bu onemli, zira kayip bolumundeki esyalarla dukkan acilir! Her veli toplantisinda, bulunmus esyalar koridorda masalara dizilir ki aileler son bir kere kontrol etsinler, zira cocuklarin aklina bir turlu gelmez kaybolanlarini aramak niyeyse, sonrasinda da kalanlar bir yardim kurulusuna bagislanir.

Her cocugun bir acendasi var. Ogretmenle veli o acenda uzerinden yazisirlar. Odevler, onemli notlar o acendaya not alinir. Hem aile hem ogretmen her gun kontrol etmekle yukumludur acendayi. Biz her senenin acendasini saklariz hatira!

Yil boyu uc defa karne alinir, ilki Aralik sonu olan Christmas ve Yilbasi tatili oncesidir ki en uzun tatil budur. Ilk ve tek veli toplantisi da bu tatil oncesindedir, sonraki karnelerde ozel bir durum yoksa ogretmenler veliyle gorusme talep etmezler, beni en cok karnenin sonundaki ogretmenlerin ogrenci ile ilgili dusuncelerini yazdiklari bolum heyecanlandirir, ilk orayi okurum.

Cocuklarin hepsine okulun ilk senesinde bir polis merkezine goturulerek guvenlik kurallari uygulamali ogretilir, her birine sertifika verilir. Guvenlik derken sokakta nasil yuruyeceklerinden tutun da kaybolduklarinda, saldiriyla ugradiklarinda ne yapmalari gerektigine kadar. Benim favorim bir uygulamadir bu.

Spor aktivitelerinden tum cocuklarin yararlanabilmeleri icin okul programi icine alirlar. Mesela bazi okullarda (biri bizimki) cocuklari dort hafta boyunca haftada bir gun yuzme dersine gotururler ki yuzme bilmeyen cocuk kalmasin. Dersler sonunda sertifika verirler. Her sene buz patenine de giderler. Tum okul gezileri gibi bu aktivitelerde de gonullu ailelerden cokca yararlanilir. Benim de kucuk cocuklarin patenlerini baglamaya cok gitmisligim vardir!

Bu yazi giris, gelisme, sonuc bolumu olmaksizin akla ne geldiyse yazilmistir, simdilik akla gelenler de bu kadardir, elbette devam edecektir!

Saturday, February 20, 2010

Yapmali mi Yapmamali mi?!...


Cumartesi sabahi saat 6:00. Gunun ilk kahvesiyle yazmaya oturdum, biraz once Cansu'yu yuzme antremanina biraktim geldim. Haftanin dort gunu aksamlari 6-8, cumartesi sabahlari da 6-8 arasi yuzuyor. Bu sabah arabada cok soylendi reva mi bu bana cumartesinin kor sabahinda! diye. Tabii bunu boyle ben gibi soylemedi, ingilizce bu anlama gelen bir sekilde durmadan tekrarladi. Kolay degil oniki yasindaki bir cocuga bu tempo. Dokuz ve yedi yasindaki kardeslerinin temposunun da onunkinden kalir yani yok. Turkiye'deki dede, babaanne duyunca 'nedir bu, yaziktir cocuklara! diyorlar, kiyamiyorlar. Ama burada butun cocuklar boyle neredeyse, kiyim kiyim!

Cansu'yu almaya gittigimde sabahkinden bambaska biriyle karsilasacagimi biliyorum. Dinclesmis, 'kahvaltiya ne var' diye sabirsizca acikmis, sesli sesli ogleden sonrasina arkadaslariyla planlar yapmaya baslamis bir Cansu. Eve gelip de kaldigi yerden uyumaya devam etmeyi dusunmeyen...

Oniki yasinda bir cocuk. Yedinci sinifta. Birinci siniftan beri iki dilde egitim aliyor, okulu Fransizca agirlikli, yuklu bir program. Hergun ev odevleri, haftaya yetistirilecek projeler, ertesi gune testler var. Son derece sosyal bir cocuk. Arkadas partileri, sinema-konser gunleri derken bir de nerdeyse ayda bir tum haftasonunu alan yuzme yarislari var. Okul dersler disinda aktivite dolu. Muzikal, koro, dans, oyun klubu derken... Yoruluyor cok yoruluyor. Ustune aksamlari yuzme antremanlari. Hakli soylenmekte, ama devam ediyoruz, zamanini en iyi sekilde kullanmayi ogrenmek zorunda, butun cocuklar benzer durumda!...

Okul otobusune binmiyor en erken onu aliyor en son birakiyor diye, bir saat diger cocuklari toplamaya sehri dolasmasi gerekecek, belediye otobusu de secenek disi. Antremana gittigi havuzlar sehre serpilmis farkli havuzlar. Ben gibi cogu anne, baba ozel sofor pozisyonunda, sehir ici birsuru kilometre, hergun. Ama herkes boyle. Cocuk sayisi arttikca anne babalar daha da yorgun. Sadece ulasimla bitmiyor ki is. Yetisilmiyor, anne babalar aralarinda anlasma yapiyor, kimi cocuklari goturup kimi toplayip evlere dagitiyor.

Yasadigimiz sehrin belediye baskani seksenli yaslarini suren, yillardir ustuste baskan secilen, tum ulkede cok iyi taninan, takdir edilen bir kadin. Hazel Mccallion. Sayesinde nasil sehirde her sekiz km. de bir itfaiye merkezi varsa, bir de halk spor merkezi var nerdeyse, onum arkam sagim solum spor kompleksi! Herkes ama herkes spor yapsin istiyor. Kendisi daha gecenlerde ayaginda buz patenleriyle hockey oynar gibi yapiyordu bir tv programinda, oynayacak hali yok ama onun yasinda buzda patenle kaymak da buyuk sey. Mesaji veriyor ya onemli olan o.

Halk spor merkezlerinde spor yapmak ucuz. Bir bucuk saat yuzmek icin iki bucuk dolar odeniyor kisi basi, bes kisiye kadar aile alti dolar! Ucuz cunku vergi kacirilmiyor, hizmet olarak geri geliyor, hizmete secilense oncelikle cocuklara, genclere, her yasa spor alani. Aylik paketler falan da ucuz. Buz pateni, basketbol, futbol, tenis gibi sporlarin da her yasa uyan 8-10 haftalik kurslari her ailenin butcesine uygun. Boylece aileler cocuklarina cok kucukluklerinden itibaren ( hatta bebeklikten!) her turlu sporu denettirip, yaptirtabiliyor. Bu cok onemli, cunku hangisini cok sevecek, hangisine yetenegi var ancak oyle cikiyor ortaya, duzenli spor yapmaya alisiyor. Ondan sonra isin klup boyutu basliyor. Hangi sporu profesyonelce yapmasina karar verilirse iste o zaman kesenin agzi biraz acilmak durumunda. Is daha bir ciddiye biniyor.

Klupler kar amacli degil, hizmet amacli. Ucretleri dusuk tutabilmek, katilimi artirmak icin senelik ucretlerin yani sira ailelerin gonullu calismasini sart kosuyorlar. Aileler calisirsa yerlerine ucretli adam alinmayacak haliyle giderler kisilmis olacak. Buna dair bir kontrat imzalaniyor. Kontratta su kadar saat klup faaliyetlerinde calisacaksin ya da karsiliginda su kadar ekstra parani alacagiz diyorlar. Ama isin ilginc yani alacaklari parayi o kadar onemsemiyorlar, ailenin isgucu olarak katilimi cok onemli. Ozellikle klup eyalet boyutunda yaris organize ediyorsa tum anne babalar diger sehirlerden gelen sporculara, ailelere resmen evsahipligine soyunuyor, canla basla ise girisiliyor basarili bir organizasyon cikarmak icin. Haliyle kluplerde yetisen sporcularin aileleri zengin de yollayabiliyorlar diye bir sey yok. Evet az buz paralar degil ama biz gibi her aile butcesini ona gore ayarliyor, sporu gerekli listesine koyuyor. Ve biz gibi, sporu yasam bicimi olarak cocuklarinin hayatina sokmak, spor disiplininin hayatinin her alanina getirecegi olumluluklardan cocugu faydalandirmak, yetenekliyse de spor basarilarini madalyalara dondurebilmesine destek olmak tanidigim diger anne babalarin da dilegi. Butun cabalar bu yuzden.

Yalniz bir celiski var! Cocuklara her sporu yapma sansini cokca saglayan zengin Kanada devleti cok basarili sporculara universite bursu falan vermiyor, en fazla universite takiminda devam ediyorsun spora. Ulke veya dunya capinda yarismalara gidecek kadar basarili oldularsa bile her bir masraf ailelerin cebinden. Ama Amerika Kanada'nin basarili sporcu genclerini gozune kestirmis, kapmak adina universite bursu veriyor o ayri. Cansu'nun klubunden Cin'e olimpiyatlara gitme sansini yarim saniye ile kaciran Kim, simdi Amerika'da istedigi universitede dort sene para vermeden okuyup, universite takiminda da yuzmeye devam edecek mesela, aldi bursu. Lara'nin cimnastik klubunde ise bir cimnastikci kiz olimpiyatlarda basarili olamadi ama o da bursu kapti, sporuna da devam ediyor, ama bir dahaki sefer Amerika adina mi Kanada adina mi yarisirlar bilmiyorum isin o kismini.

Olimpiyatlara gidebilmek spor yapan herkesin ruyasini susler, yedi yasindaki Lara bile gecen gun bana 'biliyor musun anne olimpiyatlarda yarisirken eger ayagimi falan incitirsem cok kotu degilse aciya dayanip yarisi birakmamam lazim!' dedi. Ne zaman olimpiyat dusunmeye basladi bilmiyorum ama spor ancak cocukluktan itibaren bir yasam tarzi olursa, istek, hirs olusursa sayisiz sporcunun icinden hakkiyla olimpiyata gidecek bir grup sporcu illa cikacaktir.

Turkiye'nin 2010 Vancouver Kis Olimpiyatlari'na cogu genc olan yetmisbes milyon nufus icinden uc bes kisiyi kosullara bir sekilde uydurarak gonderebilmesine ne yazik! Bence milletce yasam tarzi secimlerimizin, hayatta basarmak konusuna bakis acimizin, sporu futbol disinda ciddiye almamamizin sonucudur, oyle yerlesikdir, ice islemistir ki bu anlayis, degismesi de cok zaman alir ama once istemek lazimdir ki o surec biran once baslasin!


*Fotografta Cansu ve arkadaslari gecen hafta sonu katildiklari Winter Team Championship yuzme yarislari sonrasinda kazandiklari klup birinciligi kupalariyla...

Thursday, February 18, 2010

Bizim Evdeki Dogal Tedaviler, Dogal Destekler - Giris!



Iyi hatirliyorum. Kucugum, alti ya da yedi. Kara kis, aksam saati. Hastayim, zor nefes aliyorum, sobanin yanindaki sedirde yatiyorum. Dedem sobanin basinda birsey tutsuluyor, sonra onu pamuklara koyup getirip boynumun hemen altina, gogsume yerlestiriyor, 'iyi gelecek' diyor. Pamuk ilikca, duygu sicacik! Sobanin yaninda citirdayan odunlarin sesinde uyukluyorum. Hastalik disinda hersey cok keyifli...Dedemin tutsuledigi sey gunluk sakizi. Camgillerden koca bir agacin govdesindeki yariklardan cikan, cok da guzel kokan bir sakiz.

Ben bir suru bitki adini ilk dedemden duydum, onun elinde Sifali Bitkiler Kitabi'yla bahcesindeki agaclara bakan camin onunde koltugundaki hali cokca gozumun onune gelir. Onun yuzunden bugun cocuklarim kis gunu burunlarini cekip oksururken mutfakta ot karistirir, caylar yaparim eczane rafi suruplari yerine. Bogazda agri mi var, yutkunmaya mi zorlaniyorlar, ses catlak mi cikmaya basladi, adacayi yetisir. Ya icerler ya gargara yaparlar. Turkiye'de yetisen adacayi cok kalitelidir. Gelene once adacayi ismarlarim. Oksuruyorlarsa balla limon suyunu macunvari yapar birkac kasik yuttururum, rahatlatir onlari, gece oksurmekden uykulari bolunmez. Bogaz gakladi mi hepimiz once adacayina duseriz.

Okur, arastirir illa birseyler bulurum her sikintimiza, meraki kucukten sardi ya, bilmek isterim hep icindekilerinin ne oldugunu tam bilmedigim, anlamadigim haplar yerine yok mudur baska care diye... Caresiz dertlere, ilaclarin sart oldugu hastaliklara dusmeyelim duasiyla...

Bir zaman, ogle sonrasi annemle carsidayiz. Bir suru o sevmedigim floresan lambalardan. Dolasirken silik silik gormeye basliyorum etrafi. Sanki kendimi biraksam ya da sadece bir noktaya baksam bayilacakmisim gibi. Gozlerimi dort donduruyorum etrafa kendimi kaybetmemek icin. Oturuyorum bir yere. Annem cantasinda hep tasidigi sekerlerden veriyor 'tansyonun dustu' diyerek. Derken kafamin arkasina ense kokumun ustune feci bir agri geliyor, ama ne bicim. Arabayi zor suruyorum eve kadar. Basagrisi cok yasadim da boylesi facia! Gecmiyor, dogru doktora. Beynime birsey oldu saniyorum zira, oyle korkutucu. 'Migren' diyor rahat rahat doktor dinleyince. 'Advil'in migren icin olan hapini yut' diyor. Hapla olacak is mi benim icin, dusuyorum kitaplarin ve internetin icine. Amerika'daki kirkli yaslarindaki bir kadin yazmis. Sabahlari elma sirkesine bal karistirip iciyormus, migreni unutmus artik, migren bir yana basagrisi falan cekmez olmus. Deneyeyim dedim ama ben salataya bile sirke koymam, oyle sevmem, sirke temizlik sebepleriyle olur bizim evde, icmek hem de balla karistirip, kabus gibi. Neyse tabletleri varmis, zayiflama hapi olarak satiliyor. Tabletin de tadi kotu ama bana da degil migren, basagrisi bile pek gelmiyor artik...

Bir baska zaman, yine bir doktor odasindayim. 'Cocukken cok mu top oynadin?' diye soruyor. Nerden de biliyor! 'Dizde top saydirma rekoru bendeydi' demiyorum tabii, 'niye?' diyorum sadece. 'Sol dizinin kikirdagi erimis nerdeyse' diyor, 'dizinin yururken bosa atmalari ondan, agrilarin sebebi de o' diyor elindeki mri sonucuna bakarken. 'Ne olacak' diyorum, 'simdi birsey yapamayiz yaslandiginda metal koyabiliriz' diyor. Ayrica osteoartrit baslangiciymis. 'Dizine cok yuk binmesin, baldir kaslarini guclendir, kilo da ver' diyor. Peki ben ne yapiyorum, Glucosamine & Chondroitin hapi yutmaya basliyorum. Bacak kasi yapmak zahmetli, ugrasiyorum ama kopekbaligi kikirdagindan destek almak daha kolay. Ise yariyor mi peki? Kesinlikle. Agrilar da, yururken bosa atmalar da kalmadi. Seksenini gecmis ailemizin buyukninesi bile oturdugu yerden kalkip diger odaya yuruyemez haldeyken bu destekden sonra yurur olmus dediler. Kanada yasli nufusu cok olan bir ulke. Ama yasli nufus da oyle evde televizyonun karsisinda olmeyi beklemiyor dogrusu. Cogu araba suruyor, tekerlekli, yorulunca oturabildikleri destek arabalarini iterek alisverislerini kendileri yapiyor, firsat buldukca yuruyorlar, her yer onlarla dolu ve buyuk kismi bu Glucosamine & Chondroitin destegini aliyor. Doktorlar dogal takviyelere burun kivirirlar. Ama bunun icin kullanin diyorlar, 'klinik calismalar kesin birsey soylemiyor henuz' diye de ekliyorlar ama cok olumlu cikan sonuclar var, biliyorlar da ondan tavir koymuyorlar bence.

Bizim evin mutfaginda bir kucuk raf dogal destek, vitamin rafi. Gozumun onunde dursunlar da gunun kosturmacalarinda unutmayayim diye. Kimi ismen demirbas kaliyor, kimi bittikce yerini baska bir destege birakiyor. Yalniz dogal destek ya da tedavi zararsizdir diye birsey yok malum. Her ne kadar doktorlar alternatif tedavilere bayilmiyorsa da almayi dusundugum ya da basladigim dogal urunu mutlaka konusuyorum doktorumla. Arastirmanizi cok yonlu yapin, doktorunuza sorun ki siz de, benim de aklim sizde kalmasin! Ben kulaginiza citlatiyorum sadece ;-)

Devam edecek...

Wednesday, July 22, 2009

Thursday, January 15, 2009

Jane Eyre ve Bella Swan!
















Icinde ask olan okudugum ilk romandi Jane Eyre. Kiziminki ise Twilight oldu. Onbir yasimiza denk geldi ikimizin de. Cok sevmistim kitabi, tekrar okudum sonra. Cansu da oyle yapti. Yillar sonra filmini gordugumde begenmedim, kafamda canlandirdigimdan baskaydi haliyle, oylesine seyrettim. Cansu da filmi gordugunde begenmedi. Cok farkli! dedi.

Kolunun kirik oldugu yaz kitaplar en buyuk avuntusuydu. Aslinda okumayi hep cok seviyor. Alisverislerden birinde kolunun altina alip gelmisti kitabi, cocuk kitabina benzemiyordu, kalin mi kalin ustelik. Arka kapagi okudum, karar veremedim, sonunda onun secimine guvenip aldim. Yemedi, icmedi okuyup bitirecegim diye. Ara ara gelip bak simdi soyle oldu, boyle oldu diye anlatiyordu. Yakisikli vampir oglanla, genc kizin ask hikayesiydi konu, haliyle macerasi coktu, kapildi gitti.

Yaz sonrasi arkadaslariyla aylarca konusu oldu kitabin, telefonlarda her bir kisilik analiz edildi,donen entrikalara yorum yapildi, ben de kulaktan dolma nasibimi bolca aldim, okumus kadar oldum. Bitmedi, devami varmis, Stephenie Meyer yazmis da yazmis, Twilight'dan sonra New Moon, sonra Eclipse okundu, Breaking Down sirada. Edward ile Bella'nin bitmeyen askina bitmek bilmez kalin kitaplar.

Bundan bes sene once cocuklu bir kadinin yogun gunune uyanmis Stephenie. O gun yuzme dersleri baslayacak cocuklarin mayolarini mi bulsun, kahvaltilarini mi hazirlasin, iki ayagi bi pabucta, aklinda da hep geceki ruyasi dolanip duruyormus. Agaclikli bir yerde son derece yakisikli bir oglanla genc bir kizin hararetli konusmalariymis gordugu. Oglan vampirmis, birbirlerine asik olmuslarmis. Atamamis kafasindan bir turlu. Bir yerlere yazmaya, devamini getirmeye karar vermis. Baslayis o baslayis. Oyle kapilmis ki hikayeye, yazmadan gun gecirmiyormus, kimi zaman bir sayfa, bazen sayfalar dolusu. Isimlerini cok sonra eklemis, kizi oyle sevmis ki kendi kizi olursa diye dusundugu ismi koyuvermis. Isabella! Bella!

Film daha sinemalara gelmeden heyecan sarmisti cogunu, internetten biletler cok onceden alinip, cok onceden planlar yapildi, kimse yanina annesini istemedi, illa arkadas arkadas gidilecekti! Ilk seansa kuyruklar olustu. Cansu o kalabaliklara, telaslara girmek istemedi, filmi gormeyi erteledi, cok sonra gorunce de begenmedi zaten. Kitabi once okumasaydi belki... Ben hala seyretmedim, kitabi okumadan filmi gormek istemedim, vakit de olmadi okumaya, baktim olmayacak, yakinda New Moon da, digerleri de film olacak illa, bugunlerde basladim bir ucundan.

Biz gencligimizde Grease dinledik, seyrettik, bizden oncekiler icin Hair, simdiki gencler icin de High School Musical oldu. Grease cd'si hala arabada ama dinlemesi benden baska kimseye keyif vermiyor! Cansu High School Musical'in gecen yil baska bir sehirde buz ustundeki gosterisini seyretmeye gitti, bu kusagin muzikali de onun gencligine oyle vurdu damgasini. Twilight da bir diger yandan yerlesti bellegine, belki bende Jane Eyre'in yerlestigi yere, belki de degil...Sirada ne gorecegimize bagli!

Friday, December 12, 2008

Rutin Rutin Rasputin!



* Lara'nin Bale, Ritmik Cimnastik ve Jazz terlikleri.

Sunday, November 23, 2008

Kol Kırılır Yen İçinde Kalmaz!


'Kotu kirilmis, ameliyat gerekli' dedi doktor. Kirilali dort gun, goruleli ucuncu doktor olmustu.Bu sonucu duymamak icin ne cok dua etmistim. Cansu'yu acile yetistirirken de 'n`olur kirik olmasin, cikmis falan olsun hic olmazsa' diyordum icimden (omuz cikardi da dirsek cikarmiydi hic de bilmiyordum o ayri), cok sismis ve rengi degismisti hemen... Ama bir yandan da hissediyordum kirilmisti. Bisikleti ustunden cekip yerden kaldirip da kontrol ettigimde, ceketinin icindeki kolunun dirsekten asagisi boslukta elimde oynayivermisti aslinda. Yanimdakilerden biri 'merak etme kirik olsa dayanamaz cok aglardi' dedi, 'siz bilmezsiniz benim kizimi o oyle dayanir ki agriya...' dedim, oyleydi gercekten, ben yuzunden anliyordum cani cok yanmisti, arabada giderken bir yandan kolunu tutuyor, bir yandan yaslar sicim gibi iniyordu, 'kirilmis midir anne' diyordu korkuyla, 'ne dikkatsizim, yazimi mahvettim, tatil daha yeni baslamisti' diyordu diger yandan...Ustelik solakti, kirilan sol koldu, okulun iki gun once kapanmis olduguna sevinmeli miydik neydik!

Dedigi gibi dort gozle bekledigimiz yaz tatiline henuz kavusmustuk. Oyle sabirsizdik ki buralarda daha gunesin pek isitmadigi Haziran sonu o gun, bisikletleri arabaya atip parklardan birinde almistik bile solugu. Arkadaslariyla telefonlasmislar, bulusmuslar, biz anne babalar da sohbete kapilmistik bile. Annemin seslenmesiyle gordum Cansu`yu beton zemin yerde, bisikleti yari ustune devrilmis vaziyetteydi. Yerdeki bir agac dalindan kurtulayim derken dengesini kaybetmis. Ama ben evden cikarken giyme dedigim flip flop terlikleri yuzunden dengesini toplayamadigini dusunuyorum, bisiklete oyle binmesini engellemeliydim, sucluluk duygum hala uzerimde.

Acildeki doktor rontgene bakip kirik dediginde basimiza daha neler gelecegini bilmiyordum, 'dirsegin biraz ustunden kirilmis, biz gecici saralim, carsamba sabahi uzman doktor gorsun, sonra onlar alci yaparlar' dedi. Agri kesici verdi, yolladi bizi. Gun Pazartesi. Ertesi gun Kanada Day, resmi tatil, kaldik evde mecbur Carsamba`ya kadar. Agri kesicilere yuklendik, surekli yatmak durumunda kalan Cansu sanirim caninin acisindan cok yaz tatili mahvoldu diye agladi, ben de icimden bir daha hic birseye onceden uzun planlar yapmayacagima yemin ettim, zira nerdeyse bu yaz tatilinin her haftasi planlanmisti bile. En onemlisi ki yuzmesiydi, oysa artik banyoyu bile nasil yapacagini dusunuyorduk...

Carsamba gunu tum kolu guzelce alciya aldilar, uc haftada iyilesir dediler, kotunun iyisine sevindik, son dakika 'bir daha rontgenini cekelim alciliyken' dediler, cekildi, kotu haber tez geldi, 'bu sekilde alcida kalirsa carpik kaynar, ameliyat gerekebilir ama ben soyleyemem, hastanede de operator doktor yok, baska hastaneye gitmeniz gerekli' dedi doktor. Baska hastane arandi, buyuk sans ertesi gune randevu alindi, alciyi kesip cikarip tekrar gecici bir bezle sariverdiler, yine yolladilar bizi eve.

'Ameliyati ancak Pazartesi yapabilirim' dedi operator doktor, uc bes diz ameliyati arasina Cansu`nun ameliyatini koyuverecekmis, 'pazartesi kirildi, bir hafta gec falan olur mu' gibi birsey soyleyebildim o an, ama adamin oyle guven verici bir ifadesi, konusmasi vardi ki sonra butun endiselerimiz gitti, Cansu`nun emin ellerde olduguna inandik kari-koca.

Kol dirsegin hemen uzerinden boylu boyunca kirilmis, dirsegin ust ve alt uzun kemiklerini isaret parmagimdan uzun iki civiyle tutturup, duzgun kaynamasini saglayacaklarmis. Kaynadiktan sonra da cikacakmis o civiler. Civiliyken dort hafta alcida kalacakmis. Ameliyat 45-60 dakika surermis, genel anesteziyle olacakmis.

Pazartesi o uzun mavi ameliyat elbisesi icinde elindeki Nintendo oyununa kapilmis gibi gorunen aslinda sirasini bekleyen Cansu`nun yureginin kus gibi carptigini ancak ben bilebilirdim, iste o yuzden aglamamak icin kendimi tutmak cok zor oldu, ancak eline ignesini yapip da hemsire alip goturdugunde artik akip gittiler. Ameliyatdan cikmasi uzadikca icim icimi yedi, doktor kapida gorundugunde bir bucuk saat gecmisti, 'kotu kirikti, ondan uzadi' dedi. Yogun bakimda oldugunu, sirayla yanina gidebilecegimizi, her sey yoluna girdiginde de eve goturebilecegimizi soyledi.

Ilk ben girdim yanina, uyuyordu. Optum, optum, kokladim yavrumu. Ilk degildi onu ameliyata yollayisim ama alisilmayan turden maceralar hastane koseleri. Her seferinde son olsun dedirten...
Dudaginin kenari tik seklinde atiyordu surekli, sonra sag kolunda titremeler basladi, cagirdigim hemsire " bilmiyorum, doktoru cagirayim' dediginde basladi benim ic yemelerim yine. Gelen doktor 'kesin birsey soyleyemem anesteziden olabilir' dedi. Nasil bilmezlermis diye devam etti ic yemelerim, kim bilirdi peki?! Sonra ameliyati yapan doktor gormeye geldiginde yine o guven veren haliyle ' anesteziden... Ben de oyle olmustum bir ameliyatim sonrasi' dedi. Rahatlamadim!

Kendine gelir gibi oldu Cansu, 'Anne, elimi tut' dedi. Yine uyudu. Hic birakir miyim ellerini. Tekrar uyandi, 'bitti mi?' dedi.'Bitti' dedim. 'Agrim var' dedi. Igne yaptilar, tekrar uyudu. Uyandi "usuyorum "dedi. Orttuk. Dinlenme odasina gecirdiler. "Susadim" dedi, icti, uyudu. Kol titremesi, dudak segirmesi devam etti, atesi cikmisti, hemsireler "titreme belki atestendir' dediler, 'kirik kol ates yapar, ates titreme yapar" Durumu tam bilen yok muydu! Niye uyanmiyordu bir turlu. Sesleniyordum, "Anne, iyiyim ben, birak uyuyayim, cok uykum var' dedi sonunda. Iki saate cikar dedikleri dort saat oldu, biz ordaydik hala. 'Emin olacagiz herseyden ancak oyle' diyorlardi. Benim de en cok istedigim oydu.Bitti sonunda, evimize geldik.

Dorduncu hafta sonunda once alcisi,sonra civiler pensevari bir aletle dondurulerek cikartildi. Cani bekledigi kadar acimamis. Ben bile 3-4 cm. kadari kolun disinda kalan o uzun civilerin nasil cikarilacagina akil sir erdiremiyordum, birkac dakikada halledildigin gormek beni de sasirtti.

Biraz erimis ve yuzseksen derece aciyla kalakalmis kol moralimizi bozdu haliyle. 'Zamanla acilacak' dedi doktor. 'Yuzsun, en iyi gelen sey' dedi. Ama o kocaman ameliyat yarasiyla nasil yuzecegini soylemedi. Yaranin iyilesmesi biriki haftayi buldu, enfeksiyon olmasin, kara iz kalmasin diye gunes gormesin, iz belirsiz kalsin diye ozel kremler surulsun derken havuz gunleri basladi. Doktor kontrolu geldiginde yuzmelerin gozle gorulur bir faydasi olmustu ama kol hala bukukdu. Eylul sonu yuzme antremanlari da basliyordu, vazgecmem diyordu, nasil olacak derdindeydik. 'Fizyoterapiye baslasin' dedi doktor. 'Bu kaslar en inatci kaslardir, eski haline gelmesi sene bulabilir' dedi. 'Ama kemik cok iyi kaynamis, yepyeni, eskisinden saglam olmus' dedi. Rontgende aynen oyle gorup sevindik. Is kaslara kalmisti.

Fizyoterapist ilk gorusmede Cansu`ya koluyla ilgili sikayetlerini sorunca " su kocaman yara izi, alcidan ciktiginda kolumda cogalmis olan tuyler ve bir de acamadigim dirsek' dedi cabucak. Jennifer yaranin cirkin olmadigini, zamanla siliklesecegini, tuylerin alci yuzunden oldugunu ve dokuleceklerini, kolunu da calisip acacagini soyledi. Ama olcumler sonrasi 'kolunu yuzdeyuz acamiyabilir, garanti veremem' dedi. Icim ilik ilik akti.

Haftada iki gunle basladik. Firsati buldukca solugu havuzda aliyorduk, yuzerken zamanin nasil gectigini anlamiyordu Cansu, bol bol kolunu hareket ettiriyordu, biz anlamiyorduk ama yuzmenin getirdigi farki sonunda Jen soyledi, 'kesinlikle tam olarak duzelir, endise etmeyin artik, cok hizli aciliyor kaslar' dedi. Cansu antremanlarina basladi sonunda, haftada uc gun antreman, iki gun fizyoterapi, diger gunler eglenceye yuzmeye gitmeler birkac ayin sonunda yuzumuzu gulduren sonucu verdi, Jen 'artik gelme sen Cansu' dedi gulumseyerek.

Gectigimiz haftasonu yuzme yarislarinda Cansu kelebeklemede 50 metreyi 52 saniyede yuzerek kendi rekorunu kirdi, grubunda da dorduncu oldu. Kirik kol gectigimiz yazi mahvettigiyle, ustune bir de hatira dikis izleri biraktigiyla kaldi.

Monday, September 01, 2008

Yok Hic Oyle Degil!

Blogumu sifreleyip ese dosta davetiye yollamis degilim. Sadece oyle uzun zaman firsat bulup yazamadim ki gelen gidene artik ayip diye kapatmisdim. Yarin cocuklar okula basliyor, yazmaya vakit bulacagimi umup bu gece itibariyle aciyorum. Yazmak istiyorum, ozledim...

Tuesday, May 06, 2008

Ilk Madalya!...

Bizim cocuklugumuzda oyle suruyle kanal yoktu malum, var olan kanalda ne cikarsa seyrederdik. Olimpiyat mi var, artistik buz sampiyonasi mi, isimleri bilir, hatta sporcularla aramizda duygusal bag bile gelisirdi. Belki benim yas grubumdakilerin Nadia Comaneci`yi unutamayisi ondandir.

Seyretmek yetmezmis, ben cimnastik uzerine bu yasima kadar bilmedigim bir suru seyi su gectigimiz yilda ogrendim. Isin icine girince. Ben degil, biliyorsunuz bes yasindaki kizim.

Gecen Eylul`den beri haftada dort saat kizlarimizi calistiran Avustralyali Karinda gecen Cuma son defa antremana geldi. Bu ulkedeki calisma izni bittiginden devam edemeyecekmis. Bize haber verisi ancak iki hafta once olabildi. Ben haric anneler panik oldu. 'Bu kadar aydan sonra minik kizlarimiz yeni bir hocaya nasil uyum saglarlar, psikolojileri bozulabilir, hic olmazsa donem bitimi yani Haziran sonu ayrilsaydi, uzatilamiyor mu bu izin...' gibi konusmalar gecti, sonra birisinin yonetime e-mail yazmasina karar verildi, ozellikle yeni gelecek kocun erkek olmamasi konusundaki hassasiyet bildirilecekti, kizlar cok kucuktuler, bu kadar dokunmali bir sporda dokunusun mahiyetini anlayamayacak kadar kucuktuler.(Demek ki her toplumda bu tur endiseler var, ulkenin cok gelismisi farketmiyor!)

Ben sadece dinledim. Benim kizimin psikolojisi bozulmazdi kocu degisiyor diye, emindim. Oncelikle ben endiseli degildim. Yoksa endisemi bulastirabilirdim. Oysa O soyunma odasinda bir digerine "hani bazen okulun muduru degisir, yenisi gelir, oyle birsey iste' diyordu. Demek ki kuvvetli bir duygusal bag da kurulmamisti aralarinda. Sasirmadim. Soguk bir kizdi Karinda. Aylar boyu koca camlarin gerisinden seyrettigim calismalarda gulumsemesini sayili gordugum, az konusan, bes yasindaki civil civil cocuklari calistiriyor olmasina ragmen coskusu, nesesi pek olmayan bir kizdi. Isini cok ciddi yapiyordu, ama cocuklarin biraz da eglenerek ogrenmeye ihtiyaclari vardi, hepimiz gorebiliyorduk. Ama gelen gideni aratir miydi, endise o noktada baslamisti sanirim.

Yeni koc Fransiz Eloise ilk gunden yuzleri guldurdu. Ilk gunden cocuklarla kaynasti, surekli konustu onlarla, basardiklarinda memnuniyetini gosterip onlari heveslendirdi. Herkes mutlu simdi. Gecen hafta Karinda`yi cocuklardan kart ve ciceklerle yolladik. Rivayete gore bir diger cimnastik klubunde gelecek hafta Avustralyali bir kiz koc olarak basliyormus ise. Rastlanti mi bilmem.

Tanya ise annemin memleketlisi. Ulkesinde yedi sefer ritmik cimnastik sampiyonlugu varmis. Burada da bir ritmik cimnastik klubu acmis. On ve oniki yasinda kizlari da ritmik cimnastikci. Derslerden haberim gec oldu, bes ay gec. Persembe aksamlari bir saat, ustelik evime de uc dakika uzakta oldugunu ogrenince yazdiriverdim. Rengarenk kurdelalar, hulahuplar daha ilk gunden fethetti kalbini. Artistik cimnastigin sertligini renkli kurdelalar ve muzik yumusativerdi. Tanya cogunlukla bizim muziklerimize benzeyen, insani oturdugu yerde kipir kipir yapan kendi ulkesinin muziklerini caliyor ders boyu. Minicik kizlar kocaman salonda cimnastik hareketleriyle dansi karistirarak dort donuyorlar. Cok egleniyorlar cok. Hulahup cevirmeyi coktan iyi becerirken, ip atlamanin her versiyonunu orada ogreniyor kizim. Ritmik gunu geldiginde onun sevinc cigliklarini duymak sasirtmiyor beni artik.


Tanya`nin klubu gecen pazar gunu cesitli kluplerin ritmik cimnastikcileri icin bir sampiyona duzenledi. Her seviye grubu icin ayri degerlendirmelerin yapildigi yarisma gozlere ve kulaklara bir ziyafet oldu. Parlak renkli, isiltili kostumleriyle, degisik degisik topuzlanmis saclari, neyse ki genc yuzlerinin pariltisini golgelememis makyajlariyla her yastan kizlarin kurdelalarla, toplarla, hulahuplarla yaptiklari gosteriler bana yine cocuklugumda seyrettigim olimpiyat gosterilerini hatirlatti. Ben bu tur gosterileri bu kadar yakindan seyredebilecegimi aklimdan bile geciremezdim o zamanlar. Bizim minikler de siyah mayolarinin uzerine giydikleri eflatun tul etekleriyle yine muzigi iyi secilmis bir dans gosterisiyle katildilar yarismaya. Ve gruplarinda birinci oldular, kizimin ilk madalyasi takildi kursude. Gece yastik altina kondu, ertesi gun okula onunla gidildi.



Yarismayla ilgili gazetede cikan haberde Tanya ritmik cimnastigin daha cok Avrupa`dan gelen gocmenlerin, cocuklari icin tercihi oldugunu soylemis. Seyretmeye gittigimde cevremde konusulan dillere bakilirsa gercekten oyle. Ayni sekilde artistik cimnastikte de cokca Avrupa ulkeleri cocuklarini gormek mumkun. Kanada daha cimnastige cok isinmis degil sanki.Karinda `nin gidecegi krizi donemi bas koc velilerle gorusme sirasi acmisti konuyu. Kanada, cimnastikcilere universite bursu vermiyormus. Bu yuzden klubun yirmibir sporcusu Amerika universitelerinden burs kazanip gitmis.

Onumuzdeki hafta yine secmeler var. Cocuklar oyle bir kere secildikleriyle kalmiyorlar. Belirli bir yasa kadar her sene secmelere katilmak zorundalarmis programa devam edebilmek icin. Lara da 14 Mayis`ta yine secilirse seneye haftada alti saat calisacak. Sonra on saat, sonra yirmi. Dorduncu siniftan itibaren yetenekli sporcular icin bir okula gidiyormus klubun cimnastikcileri. Okul yarim gun olup, ogle saati otobus alip salona getiriyormus calissinlar diye. Ama o okul sadece ingilizce egitim veren bir okul. Halbuki Lara seneye Ingilizce-Fransizca egitim veren okula basliyor, dorduncu sinifta degistiremez. Sonra egitimi ne yonde etkilenir bilemiyorum. Sorular cirit atiyor kafamda. Halbuki fol yok, yumurta yok. Fol var da... Iste dusunmeye baslayincaoyle, minik kizimi simdiden buyuk bir yük altina sokmus gibi hissediyorum. Bakalim. Hersey olacagina variyor zaten. Dusunup durmak da yük.

Friday, April 18, 2008

Her Yigidin Bir Stres Atisi Vardir!


Illa elimi batiracagim unlu bulamacin icine, yoguracagim da yoguracagim, arada parmaklarimin arasindan hamurlari toplayacagim, sonra babaannem gibi ellerimi yumruk yapip da yumruklayacagim. Tortop yapacagim hamuru, tepesine elimle pat pat vurup sevecegim bir guzel, ustune bezimi serip bekleyecegim oyuncagina kavusmayi bekleyen cocuklar gibi. Sonra kabaran kocaman toptan parcalar koparacagim, parmaklarimin arasinda dondure dondure sekil verecegim onlara, peynirimi ayarli kasiklayip koyacagim hamurlarin gobeklerine, tepsiye goz zevkime gore sirali yerlestirecegim. Onlar tepside biraz daha kabarirken, digerleriyle oynayacagim. Fircayla yumurta sarilarini patlatip, resim yapar gibi uzerlerine surecegim. Sonra firina emanet edip birakacagim. Stres de gitmis olacak...

Wednesday, March 26, 2008

Ic Temizligi!...



Kocaman cimnastik salonuna bakan, kocaman camlarin gerisinde oturmus, minik kizlarimizi rutin seyrimizdeyiz. Gozler salonu kollarken, sohbetin koyusu da yakaliyor illa bir ucundan bizi. Bir ara kizlardan birinin annesi "dayanamiyacagim, kaziniyor midem' diyor. Diyetinin ilk gunuymus megerse! Digeri soruyor. On gunluk limon diyetiymis. "Midene birsey olmasin, balla karistirsan!"diyorum akil ogretme rahatsizligiyla ama bilmis bilmis! Sonra icimden 'ne bali, diyetteymis ' diye de soyleniyorum kendime. Cantasindan bir pet sise cikariyor. Icinde koyu renkli, sulu pekmezimsi birsey. Organik maple surupmus. Maple, Kanada bayragina yapragini koyduklari agac. Akcaagac. Özünden tatli bir surup yapiliyor. Bizde bir tek oglum krep ustune doker yer, geri kalanimiz agzimiza pek surmeyiz. Derken cantadan bir bardak, bir kasik, bir limon ve bir kucuk torba toz cayenne biber cikartiyor. Sohbeti unuttuk, hepimiz seyrediyoruz. Polonya asilli, uzun ince hos bir kadin, ne diyeti diye hepimizin de icten ice merak ettigine suphem yok. Benim midesi icin endiselenmeme cevap veriyor. "Yok, oyle kafamdan yapmiyorum, kitabi var bende" diyor. "Peki " diyorum rahatlamis bir edayla ama merakim da had safhada. Megerse zayiflamak icin yapmiyormus, ic temizleme diyetiymis bu. Aslinda cok sisman bir arkadasi nerdeyse 10 kilo vermismis on gunde. Belki o da bir iki kilo verebilirmis. Bir donem sabahlari ictigim ilik su, limon, bal geliyor aklima.

Sisedeki maple suruptan iki yemek kasigi dokuyor bardaga. Organik dedigi limonu ikiye kesip, yarisini sıkıyor bardaga. Olcekli kasigini daldiriyor biber torbasina, bir cay kasigi kadar biberi de dokup, ustunu suyla doldurup iciyor bir guzel. Ben icemezdim! Gunde en az alti defa yapilip icilmeliymis. Gunu yogun gecirenler on bardak falan iciyormus. Vucuda gerekli enerjiyi surup veriyormus. On gun boyunca baska hic ama hic birsey yenmiyormus. Sonucta da vucut zehirli toksinlerden temizleniyormus.

Ben de gecen sene takmistim bu konuya, asit-alkalin diyeti olarak ama. Alkalinli yiyecekleri tuketmenin vucudu temizledigini, kanseri onledigini okumustum.Sonra merak bu ya, arastirmaya dalmistim. Alkalin asit dengesi diye birsey vardi, asitli yiyecekler az tuketilecek, alkalinliler bol bol yenilecekti. Her cesit cig yesil sebze, pek cok meyva, badem, findik gibi yemisler alkalinli, yagli, sekerli, suni gidalar asidikti. Tahillarin bile asidik olanlari vardi. Aslinda saglikli beslenme adina herkesin bildigi bilgiler belki ne yenip yenmemesi ama adi asit-alkalin diyeti gibi kulagin alisik olmadigi birsey olunca bilmedigim seyler de var mi diye daliyor insan.

Gecenlerde yine tv de, kitabini satmaya calisan Kevin Tredeau`nun bagirsak temizligi hakkinda soylediklerini kimbilir kacinci kez dinledim. Uzerine cok konusulasi bir organ degil belki ama kolon temizliginin onemi ayri bir yazi konusu olacak kadar detayli. Ben bu adamin "Natural Cures "They" Don't Want You To Know About" kitabini da begenmistim. Ilac firmalarina cok sovup saydigi icin, hapis dahil, cezalari var, FDA hic sevmez adami. Sevip, saydigim, Amerika`da yasayan bir doktor tanidigim, bu adam icin uckagitci dedi ustelik. Iyi de aklin yolu birdir, adam akilli, mantikli konusuyor, bir suru de dayanagi var. Tip doktorlarinin alternatif tedavilerle pek baslarinin hos olmadigini soyluyorlar, belki de oyle.

Cuma aksamini iple cekiyorum, Angelica`nin annesi hala su limon diyetine devam edebiliyor mu diye merakimdan...

***Persembe aksami Angelica`nin annesiyle kizlarin ritmik cimnastik okulunda karsilastik. Ben cumayi bekliyordum, persembe aklimdan cikmis. Soyunma odasinda kizlari giydirirken yine cikardi cantasindan malzemelerini. Ben oncesinde dayanamayip sormustum zaten, diyetin adinin Master Cleanse oldugunu da o zaman ogrendim. Gayet iyi devam ediyormus. Son derece enerjikmis. Sabah altida kalkip yoga bile yapiyormus. Acikma hissi hic olmuyormus. Sadece evdekilere yemek pisirirken cani istiyormus. Dorduncu gun sonunda 7 lb. yani yaklasik 3 kilo vermismis. On gunu tamamlamaya kararliymis. Kitabi Chapters`da satiliyormus.
Bugun, yarin ben bir ugrayacagim kitapciya!